Ana içeriğe atla

Kemalizmin Düşünsel Kıskacı

Kemalizmin Düşünsel Kıskacı: Türkiye’de Felsefi Gelişimin Önündeki İdeolojik Engeller


Önsöz: Zihnin Zincirleri


“Cemiyetin taassubu, cemaatin taassubundan daha gericidir.”


Bu söz, Türkiye’nin modernleşme serüveninde sık sık unutulmuş bir hakikati hatırlatır: Taassup, yalnız dinin değil, ideolojinin de karanlık yüzüdür.


Ve Türkiye’nin bir asra yaklaşan düşünsel buhranı, aslında bir “izm”in dogmatik gölgesi altında, aklın özgürlük alanının giderek daralmasıyla açıklanabilir.


Bugün sorulması gereken soru şudur: Neden Türk toplumu, modernleşme ile birlikte felsefî bir şahsiyet, bir filozof çıkaramamıştır?


Cevap, bireyin, düşüncenin ve eleştirinin bir ideolojik modelin kalıplarına sıkıştırılmasıdır.


Kemalizm, bir modernleşme projesi olmanın ötesinde, Türkiye’nin felsefi damarlarında bir tıkanma yaratarak; aklı devletle, fikri ideolojiyle, bilimi dogmayla özdeşleştirmiştir.


Giriş: Tezin Yönü ve Amacı


Bu çalışmanın temel tezi, Kemalizmin Türkiye’nin düşünce, felsefe, kültür, eğitim ve sanat alanlarındaki gelişimini sınırlayan, hatta yer yer felç eden bir ideolojik yapı olduğu yönündedir.


Araştırma, Ayhan Bıçak’ın “-izm” eleştirisinden yola çıkarak Brayn Magee ve Karl Popper’ın bilim felsefesi perspektifleriyle ideolojinin epistemolojik kapalılığını tartışmakta; ardından Ali Fuad Başgil’in siyasal taassup analizinden yararlanarak Kemalizmin ideolojik niteliğini ortaya koymaktadır.


Bu makale, yalnızca tarihsel bir eleştiri değil, aynı zamanda bir zihinsel özgürleşme manifestosudur.


Çünkü bir milletin düşünsel istiklali, siyasal istiklalinin de en temel zeminidir.


1. “İzm”lerin Felsefî Eleştirisi: Kapalı Sistemlerin Çöküşü


Ayhan Bıçak, “Türkiye’de Felsefenin Gelişimi” adlı eserinde “-izm” ekinin temsil ettiği bütün ideolojilerin ortak özelliğini, düşünceyi kalıplaştırarak kendi doğrularını mutlaklaştırmaları olarak tanımlar¹.

Bu nedenle “izm”ler, bilimsel düşüncenin açık uçluluğuna, eleştiriye ve değişime kapalıdır.


Bıçak’a göre bir “izm”e bağlanan kişi, artık düşünmeyi değil, inanmayı seçmiştir.


Brayn Magee de Karl Popper’ın bilim felsefesi üzerine yaptığı incelemede “tarihsel determinizm”in, yani geleceğin bilimsel biçimde önceden kestirilebileceği fikrinin çöktüğünü belirtir².


Bu çöküşle birlikte, “bütüncül olarak planlanmış toplum” ideali de anlamını yitirir.

Magee’ye göre artık insanlık, ideolojilerden değil, eleştirel aklın özgürlüğünden güç almalıdır.


Ali Fuad Başgil ise “Din ve Laiklik” adlı eserinde siyasî taassubu “bir şahsın hayat ve cemiyet hakkında kendi görüşlerini mutlak surette hak ve başkalarınınkini bâtıl telâkki etmesinden ileri gelen cahilane bir düşmanlık” olarak tarif eder³.


Başgil’e göre bu taassubun en belirgin biçimi, maddeci ve materyalist dünya görüşüne körü körüne bağlanmaktır.

Bu “izm” tipi inançlar, kendi mitlerini (mythe) yaratır; tıpkı faşizm, komünizm ya da Kemalizm gibi.


Bu üç düşünür, farklı zeminlerde aynı hakikate işaret eder: Kapalı ideolojik sistemler, düşünceyi dondurur.


Ve Türkiye’deki felsefi durgunluğun arkasında, tam da bu kapalı modelin en güçlü örneklerinden biri, yani Kemalizm bulunmaktadır.


2. Kemalizmin Düşünce Hayatındaki Rolü ve Sınırları


Cumhuriyet’in kuruluşu, kuşkusuz siyasal ve toplumsal bir yeniden doğuş sürecidir.

Ancak bu doğuş, “akıl” ve “bilim” söylemleriyle meşrulaştırılmış bir ideolojik dogmatizmin doğuşuna da sahne olmuştur.


Kemalizm, aklı araçsallaştırarak onu siyasetin hizmetine sunmuş; bilimi, ideolojik meşruiyetin kanıtı olarak kullanmıştır.


2.1. Resmî Aklın Tahakkümü


Kemalist düşünce sistemi, “akıl” kavramını özgür düşüncenin değil, devletin ideolojik hedeflerinin meşruiyet aracı olarak görmüştür.


Bu nedenle Türkiye’de “akılcılık”, felsefi değil, yönetsel bir araç hâline gelmiştir.


Modernleşme adına dayatılan reformlar –harf devrimi, dil inkılabı, eğitim birliği– epistemolojik olarak bir “kopuş” yaratmıştır: geçmişle bağ kesilmiş, düşüncenin sürekliliği kırılmıştır⁴.


Böylece Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçiş, yalnız rejim değil, zihin değişimidir; ancak bu değişim, “düşüncenin özgürleşmesi” değil, düşüncenin resmileşmesi şeklinde olmuştur.


2.2. Eleştiri Kültürünün Bastırılması


Kemalist ideolojinin “ulusal birliği” koruma refleksi, felsefi çoğulluğu tehlike olarak görmüştür.


Farklı düşünce biçimleri –İslami felsefe, tasavvufî hikmet, muhafazakâr düşünce, hatta Marksist yorumlar bile– resmi ideolojinin sınırlarının dışında kalmıştır.

Bu durum, Türkiye’de “fikir üretimi”ni “fikir tekrarı”na dönüştürmüştür⁵.


Eleştiri, hainlikle; sorgulama, bölücülükle; farklılık ise sapkınlıkla özdeşleştirilmiştir.


Böylece düşünürler, filozof olamadan sistemin memurları hâline getirilmiştir.


2.3. Felsefeden İdeolojiye: Bilginin Araçsallaşması


Kemalizm, felsefeyi bir toplumsal mühendislik aracına indirgemiştir.


Pozitivist bilim anlayışı, toplumu mekanik bir sistem gibi ele almış; insanı anlamaktan ziyade yönlendirmeyi amaçlamıştır.


Bu tavır, Türkiye’de “bilim” kavramının “düşünce”den kopmasına yol açmıştır⁶.

Sonuçta ortaya çıkan, teknik bilgiyle donanmış ama felsefi refleksi zayıf bir aydın tipidir.


3. Felsefi Gelişimin Engellenmesi: Zihinsel Kolonizasyon


Kemalist modernleşme, görünüşte Batı karşısında bağımsızlık arayışı taşır; fakat düşünce düzeyinde Batı’ya epistemolojik bağımlılık yaratmıştır.


Yani Batı’nın kavramları, modelleri, ilerleme anlayışı sorgusuz kabul edilmiştir.

Bu, zihinsel bir “kolonizasyon”dur.


3.1. Yerli Düşüncenin Bastırılması


Türk-İslam düşüncesi –Farabi, İbn Sina, Kınalızade, Taşköprülüzade, hatta Yunus Emre ve İbn Arabi geleneği– modern dönemde “gerici” veya “çağdışı” olarak damgalanmıştır⁷.


Kemalizm, geçmişi “geri”, Batı’yı “ileri” ilan ederek, tarihsel sürekliliği koparmıştır.

Bu kopuş, Türk düşüncesinin kendi kaynaklarından beslenme imkânını ortadan kaldırmıştır.


3.2. Üniversite Reformu ve Düşünsel Tek Seslilik


1933 Üniversite Reformu, görünüşte modernleşme adına yapılmış olsa da, gerçekte ideolojik bir tasfiyedir.


Yerli entelektüellerin bir kısmı susturulmuş, yerlerine rejime sadık isimler getirilmiştir.

Felsefe bölümleri “bilim tarihi” ve “mantık”a indirgenmiş, özgün düşünce yerine Batılı modellerin çevirisi teşvik edilmiştir⁸.

Bu nedenle Türkiye’de “filozof” değil, “yorumcu” yetişmiştir.


4. Kültür, Eğitim ve Sanat Üzerindeki Etkiler


4.1. Eğitimde Tek Tipçilik


Eğitim Birliği Kanunu, düşünce birliğini değil, düşünce tekliğini doğurmuştur.


Eğitim, bireyin değil, devletin ideallerini benimsetmenin aracına dönüşmüştür.


Bu, felsefi gelişimin en büyük düşmanıdır: çünkü felsefe, sorgulayan bireyin eseridir.


4.2. Sanatta İdeolojik Estetik


Kemalist dönemin sanat anlayışı, estetik özgürlüğü değil, ideolojik temsiliyet aramıştır.


“İnkılap sanatı”, “devrim heykelleri”, “devletin ideallerini resmeden edebiyat” anlayışı; sanatın vicdanî ve eleştirel niteliğini bastırmıştır⁹.


Bu yüzden Türk sanatı, uzun süre “devlet estetiği”nin sınırlarını aşamamıştır.


5. Yerli Felsefe İmkânı: Zihinsel İstiklalin Yeniden İnşası


Felsefe, ideolojiden değil, hakikati arayıştan doğar.


Kemalizmin kapalı yapısı çöktükçe, Türkiye’de yeni bir düşünsel uyanışın zemini de güçlenmektedir.


Bugün artık ideolojinin değil, özgür aklın zamanı gelmiştir.


Bu yeniden doğuş, geçmişle hesaplaşmayı değil, geçmişi yeniden okumayı gerektirir.


Yunus’un sezgisi, Gazali’nin şüpheciliği, Farabi’nin akıl düzeni ve İbn Arabi’nin birlik felsefesi; hepsi bu toprakların düşünce damarlarıdır.


Yerli felsefe, işte bu damarların yeniden işlemesiyle mümkündür.


Sonuç: Manifest Bir Çağrı


Kemalizm, Türkiye’nin düşünce tarihine bir modernleşme projesi olarak değil, bir zihinsel istibdat biçimi olarak geçmiştir.


Bugün artık “aklın istiklali”, “fikrin özgürlüğü”, “düşüncenin cesareti” yeniden inşa edilmelidir.


Çünkü hiçbir millet, kendi filozoflarını yetiştirmeden gerçek anlamda özgürleşemez.


"Kemalizm, Türk aklını Batı’nın laboratuvarında dondurulmuş bir modelde tutmanın adıdır.”


“Kemalizm, aklı özgürleştirme iddiasıyla onu bürokratik bir ruhun memuru yaptı.”


“Kemalizm, aklı sekülerleştirdi ama ruhu köreltti.”


“Türkiye’de felsefe, ideolojik bir gürültü arasında fısıldamaktan ibaret kaldı.”


“Bir ulusun yenilenmesi, heykellerde değil; fikirlerde olur.”


“Her ‘izm’, kendi hakikatini Tanrılaştırır; Kemalizm de bundan azade değildir.”


“Bir millet, kendi tarihini sansürlediği kadar felsefeden uzaklaşır.”


“Gerçek devrim, bir düşüncenin diğerine üstün gelmesi değil, düşünmenin özgürleşmesidir.”



Dipnotlar


Ayhan Bıçak, Türkiye’de Felsefenin Gelişimi, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2012, s. 45.


Brayn Magee, Karl Popper’in Bilim Felsefesi ve Siyaset Kuramı, çev. Mehmet Türkmen, İstanbul: Paradigma Yayınları, 2001, s. 72.


Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, İstanbul: Kubbealtı Neşriyat, 1982, s. 118.


Şerif Mardin, Türkiye’de İdeoloji, İstanbul: İletişim Yayınları, 2009, s. 66.


Niyazi Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma, Ankara: Bilgi Yayınevi, 1978, s. 213.


Doğan Özlem, Bilim, Tarih ve Yorum, İstanbul: Notos Kitap, 2008, s. 91.


Mustafa Armağan, Kayıp Tarihimizin İzinde, İstanbul: Timaş Yayınları, 2014, s. 44.


Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2001, s. 203.


İsmail Kara, Cumhuriyet Türkiyesi’nde Bir Mesele Olarak İslam, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2017, s. 156.


Kaynakça 


Armağan, M. (2014). Kayıp tarihimizin izinde. İstanbul: Timaş Yayınları.

Başgil, A. F. (1982). Din ve laiklik. İstanbul: Kubbealtı Neşriyat.

Berkes, N. (1978). Türkiye’de çağdaşlaşma. Ankara: Bilgi Yayınevi.

Bıçak, A. (2012). Türkiye’de felsefenin gelişimi. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Kara, İ. (2017). Cumhuriyet Türkiyesi’nde bir mesele olarak İslam. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Magee, B. (2001). Karl Popper’in bilim felsefesi ve siyaset kuramı (M. Türkmen, Çev.). İstanbul: Paradigma Yayınları.

Mardin, Ş. (2009). Türkiye’de ideoloji. İstanbul: İletişim Yayınları.

Özlem, D. (2008). Bilim, tarih ve yorum. İstanbul: Notos Kitap.

Ülken, H. Z. (2001). Türkiye’de çağdaş düşünce tarihi. Ankara: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...