Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Eylül 7, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ahlak ve Hukuk

Felsefe ve Dinde Ahlak ile Hukuk Kavramlarının Akademik Analizi Ahlak ve hukuk arasındaki ilişki, Antik Yunan’dan modern felsefeye, İslam düşüncesinden Hristiyan skolastiğine kadar sürekli tartışılmıştır. Bu bağlamda sıkça dile getirilen, “Ahlak kişinin kendisi ile, hukuk kişinin başkalarıyla olan ilişkisidir” önermesi, hem Batı felsefesinde hem de din bilimlerinde farklı biçimlerde yorumlanmıştır. Bu makale, söz konusu önermeyi felsefi ve dinî çerçevede inceleyerek, iki kavramın farklılıklarını ve kesişim noktalarını akademik bir yaklaşımla analiz etmektedir. 1. Felsefede Ahlak ve Hukuk Ayrımı 1.1. Ahlakın Ontolojik ve Epistemolojik Temelleri Ahlak felsefesi, bireyin eylemlerinin değerini, karakterini ve içsel motivasyonlarını sorgular. Aristoteles’in erdem etiği yaklaşımı, ahlaklılığı doğru karakter (ethos) geliştirmekle ilişkilendirir; erdemli insan, kendi nefsini terbiye ederek eudaimonia (mutluluk ve iyi yaşam) hedefine ulaşır [1]. Kant’ın deontolojik ahlak teorisi ise ahlaki değe...

İbn Haldun’den Günümüze

İbn Haldun’den Günümüze ​Modern Siyaset Bilimi ve Siyaset Felsefesiyle Diyalog ​İbn Haldun, İslam düşünce geleneğinde siyasetin temel doğasını irdeleyen en önemli isimlerden biridir. Felsefeci Prof.Dr. Ahmet Arslan’ın, İbn Haldun’un düşüncelerini modern siyasal analiz bağlamında yorumlaması, onun mirasının ne kadar güncel ve evrensel olduğunu ortaya koymaktadır.  Bu makale, Arslan’ın İbn Haldun’a yönelik bu perspektifini, modern siyaset biliminin ve felsefesinin kilit kavramlarıyla karşılaştırmalı olarak ele almayı amaçlamaktadır. ​İbn Haldun'da Güç ve Döngüsel Teori ​Ahmet Arslan'ın da vurguladığı gibi, İbn Haldun devletlerin yükseliş ve çöküşlerini “asabiyet” (grup dayanışması) kavramıyla açıklamıştır. Bu teoriye göre, güçlü bir asabiyetle birleşen bir grup iktidara gelir, ancak zamanla lüks ve refahla bu asabiyet zayıflar.  Sonuç olarak, yerini yeni ve daha güçlü bir asabiyete bırakır. Bu döngüsel model, modern elit teorileriyle büyük benzerlikler taşır. İtalyan sosyologlar...

Felsefe ve Bilimin Kökenleri

Modern Batı Felsefesi ve Biliminin Kökenleri Giriş: Tez ve Tarihsel Bağlam Yazıyı icat eden Mezopotamya, Mısır, Hindistan ve Çin gibi ilk uygarlıklar, bilimsel bilgi birikiminde yüksek bir düzeye ulaşmışlardır. Bu durum, bilimin kökeninin yalnızca Antik Yunan’a atfedilemeyeceğini gösterir. Gerçekten de bilim tarihçisi Sarton ve sonraki araştırmacılar, bilimin sadece Batı’ya özgü olmadığını, İslam ve Çin gibi uygarlıklarda da gelişmiş bilim geleneklerinin bulunduğunu vurgulamışlardır. Örneğin M.Ö. 3–2. binyılda Mezopotamya’nın matematiksel tabletleri ve Mısır’ın Rhind papirüsü Yunan’dan çok daha önceki zengin bir matematik geleneğine işaret eder. Bu çalışma, Batı felsefe ve biliminin kavramsal temellerinin Antik Yunan’da nasıl sistematik hale geldiğini ve bu temelleri şekillendiren önceki uygarlık katkılarını (Mezopotamya, Mısır, Hindistan, Çin, İslam) ele alacak, Rönesans ve Aydınlanma döneminde bu mirasın Batı’da yeniden yorumlanmasını gösterecek ve sonuçta felsefe ve bilimin insanlığ...

İslam–Türk Bloğu

Türkiye Öncülüğünde İslam–Türk Bloğu: Küresel Dengelerde Olası Rolü ve Stratejik Gereklilikler Özet Bu çalışma, Türkiye öncülüğünde bir İslam–Türk bloğu oluşturulmasının potansiyel etkilerini, Batı (ABD, AB, NATO, İsrail, İngiltere) ve Doğu (Rusya, Çin, Hindistan) blokları karşısındaki konumunu ve bu idealin küresel bir güç haline gelmesi için gerekli reelpolitik adımları incelemektedir.  Ayrıca, olası bir ABD–Çin veya NATO–Rusya savaşı gibi büyük güçler arası çatışmaların bu süreci nasıl hızlandırabileceği veya zora sokabileceği tartışılmaktadır. 1. İttihad-ı İslam ve Turan idealleri, 19. yüzyıl sonlarından itibaren Osmanlı sonrası İslam dünyasında ve Türk dünyasında tartışılan iki ana politik–entelektüel vizyondur.[^1] Günümüzde Türk Devletler Teşkilatı’nın (eski adıyla Türk Konseyi) kurulması ve İslami işbirliği çabaları, bu vizyonların hâlâ canlı olduğunu göstermektedir. Türkiye Cumhuriyeti, jeopolitik konumu, enerji koridorları üzerindeki hâkimiyeti ve diplomatik kapasitesiyle...

Farabî’nin Felsefesi

Farabî’nin felsefesi, sadece teorik bir ütopya değil; İslâmî öğreti, sahabe pratiği ve Türk-İslâm tarihindeki adalet merkezli liderlik tecrübeleriyle desteklenmiş bütüncül bir siyaset ve ahlâk felsefesidir. 1. Etkin Akıl ve Nihai Mutluluk Farabî’ye göre aklın en yüksek mertebesi Etkin Akıl (el-‘Aklü’l-Fa‘âl) ile birleşmektir. Bu birleşme, insanın hakikatin bilgisine ulaşması ve ilâhî düzene benzer bir yetkinlik kazanması anlamına gelir. Kur’ân’da “Allah katında en üstün olanınız, takvaca en ileride olanınızdır” (Hucurât, 49/13) buyurulması, bilginin ve takvanın kemalinin, sadece dünyevî değil, ahlâkî ve ruhî yücelişle mümkün olduğunu vurgular. Hz. Muhammed (s.a.v.), “Âlimlerin mürekkebi, şehitlerin kanından daha değerlidir” (İbn Abdilberr, Câmi‘u Beyâni’l-İlm, II, 228) buyurarak bilginin ve tefekkürün, insanın kemale ermesinde ne kadar merkezi olduğunu belirtir. Farabî’nin “mutluluk”u hakikatin bilgisine bağlaması bu ilkeyle örtüşür. 2. Erdemli Şehir: Peygamber-Filozof Yönetici Farabî,...

Güç Siyaseti ve Uluslararası Hukukun Erozyonu

Olası Türkiye-İsrail Çatışma  Bu makale, önce üç olası savaş senaryosunu (sınırlı çatışma, bölgesel tırmanış, tam ölçekli savaş) taktik ve stratejik boyutlarıyla, ardından da Türkiye için acil hazırlık planını sunar.  Makale ; 7 Ekim 2023 sonrası Gazze savaşı bağlamını, uluslararası hukukun işlevsizliği tartışmasını, Katar ve Suriye örneklerini, İncirlik–Kürecik üslerinin durumunu, ABD–İsrail ilişkilerini ve vekâlet savaşlarını kapsayarak hazırlanmıştır. 1. Güç Siyaseti ve Uluslararası Hukukun Erozyonu 7 Ekim 2023’te başlayan Gazze savaşı, uluslararası hukuk mekanizmalarının etkinliğine dair küresel bir güvensizlik yaratmıştır. BM Güvenlik Konseyi kararlarının veto ve çıkar çatışmaları nedeniyle uygulanmaması, “orman kanunlarının” (realpolitik güç dengelerinin) belirleyici olduğu algısını pekiştirmiştir. Bu durum, Türkiye–İsrail ekseninde potansiyel bir çatışma senaryosunun da salt güç üzerinden planlanacağı varsayımını güçlendirmektedir. Katar’daki ABD/İngiliz üslerinin İsrai...

Hegel ve İbn Haldun

Hegel ve İbn Haldun’un Tarih Felsefelerinde Türk Tarihinin Yeri: Fuad Köprülü ve Halil İnalcık Perspektifleriyle  Özet Bu makale, Hegel ve İbn Haldun’un tarih felsefelerini karşılaştırarak, Türk tarihinin dünya tarihi içindeki rolünü ve önemini vurgulamaktadır. Çalışma, Osmanlı ve Türk tarihçiliğinin önde gelen isimlerinden Fuad Köprülü ve Halil İnalcık’ın değerlendirmeleriyle zenginleştirilerek, modern tarih yazımı bağlamında Türklerin dünya tarihindeki konumunu daha geniş bir çerçevede ele almaktadır. 1. Hegel (1770–1831) ve İbn Haldun (1332–1406), tarihin anlam ve düzenini açıklamaya çalışan iki büyük düşünürdür. Hegel’in diyalektik ilerleme anlayışı ve İbn Haldun’un toplumsal döngüleri merkeze alan ampirik yaklaşımı, tarihin yalnızca olaylar zinciri olmadığını vurgular. Her iki düşünür de Türk tarihine dolaylı veya doğrudan atıflarda bulunmuş, Türklerin dünya tarihindeki konumunu kendi felsefî sistemleri çerçevesinde değerlendirmiştir. Bu perspektifler, Fuad Köprülü ve Halil İn...

Armagedon

Gazze Savaşı, Armagedon Söylemi ve Enerji‐Finans Stratejileri: Çok Katmanlı Bir Analitik Çerçeve 1. 7 Ekim 2023'te patlak veren Gazze Savaşı, bölgesel bir çatışmadan öte, dini söylemlerle birbirine bağlanan enerji ve finans stratejilerinin kesişim noktasında şekillenen küresel bir drama haline gelmiştir. “Armagedon” metaforu, kutsal tarih okuması olarak meşrulaştırıcı bir araç işlevi görürken, enerji kaynakları ve ticaret koridorları üzerindeki jeopolitik yarışta da ideolojik perdelemeye hizmet etmektedir. 2. Bölgenin Jeoekonomik ve Enerji Önemi Doğu Akdeniz, İsrail, Kıbrıs ve Mısır açıklarında keşfedilen doğalgaz rezervleri, bu kaynakları Avrupa’ya aktarmayı hedefleyen projelerle (örneğin EastMed hattı) birlikte, bölgeyi küresel enerji haritasının odak noktası haline getirmiştir.^1 EastMed Projesi, yıllık ~10 m³ kapasiteye sahip büyük ölçekli bir gaz boru hattı olarak planlanmış; maliyeti 6–7 milyar € arasında öngörülmüş, aynı zamanda Avrupa’nın enerji güvenliğinde Rusya’ya bağım...

Azgın bir Çağ bu

Vahşilerin Çağından Yeni Bir Medeniyet Ufku: Tarihsel, Ahlaki ve Siyasal Perspektifler Azgın bir Çağ bu.. En Azılı Vahşilerin ömürlerini uzatmak için Çocukların Kan ve Organlarını kendilerine naklettiği, Çocuklara tecavüz ettikleri, öldürdüğü, örgütleyip, eline silah verip insan öldürttüğü bir Çağ.  Çoktan başlayan 3. Dünya savaşı ortasında, görünürde Yetişkin ama; para, makam, şehvet ve hırslarının peşinde hâlâ Çocuk gibi Dünya ve gerçeklerden uzak, iktidar arzusuyla bağıran çağıranların, bu Azılı Vahşilere bilerek veya bilmeyerek ettikleri hizmetlerin altında tüm Masum Vatandaşların her anlamda ezildiği ve hırpalandığı bir Çağ. Geçmişte Ecdadlarımızın yaptığı gibi bu Çağı kapatıp yeni bir Çağ açacak nesillerin habercisidir belki de bu kapanmakta olan Çağ ?! Bu ifadeler, yaşadığımız çağın ahlaki ve insani krizini çok keskin bir dille betimliyor. Gerçekten de içinde bulunduğumuz dönem, hem küresel ölçekte emperyalist güçlerin çıkar savaşlarıyla hem de bireysel düzeyde yozlaşma, şeh...

MİT Raporu

"Sosyal Çatlaklardan İçeri Işık Değil, Emperyalizm Girer" yhysygn  İstihbarat Savaşları, Toplumsal Dayanışma ve Türkiye İçin Dersler 21. yüzyılın güvenlik mimarisi, klasik askeri çatışmalardan ziyade istihbarat savaşları, psikolojik operasyonlar ve teknolojik sabotajlar üzerinden şekillenmektedir. Modern dönemde yaşanan birçok bölgesel kriz, yalnızca askeri güç dengesini değil, aynı zamanda toplumsal dayanışmanın ve devlet–vatandaş ilişkisinin önemini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda İsrail ile İran arasında yaşanan 12 Gün Savaşı örneği, istihbaratın modern çatışmalardaki belirleyici rolünü gözler önüne sermekle kalmamış, aynı zamanda dış güçlerin bir ülkenin iç çatlaklarını nasıl istismar edebileceğini de göstermiştir. Türkiye açısından bu deneyim, yalnızca bölgesel güvenlik bağlamında değil, toplumsal mutabakatın korunması ve milli güvenliğin pekiştirilmesi noktasında da stratejik dersler barındırmaktadır. 12 Gün Savaşı ve İstihbaratın Rolü MİT Akademisi tarafından yayımlana...

Ahlakî Temsil ve Güven

Hudeybiye’den Günümüze: İslam’ın Medeniyet İnşasında Stratejik Ahlakın Rolü Hudeybiye Antlaşması (628), İslâm tarihinin yalnızca siyasî değil, aynı zamanda medeniyet kurucu bir dönüm noktasıdır. Müslümanların Mekke müşrikleriyle imzaladığı bu antlaşma, kısa vadede zahiren bazı tavizler içeriyor gibi görünse de uzun vadede İslam’ın yayılışına, Arap yarımadasında tanınırlığına ve Müslümanların özgüvenine büyük katkı sağlamıştır. Nitekim Kur’an’da bu süreç “apaçık bir fetih” (Fetih, 48/1) olarak nitelendirilmiştir. Hudeybiye, İslam’ın kılıçtan ziyade ahlakî temsil ve stratejik sabır yoluyla kalpleri fethettiğinin en somut örneğidir. Bu makalede, Hudeybiye’den hareketle günümüz Müslüman toplumları ve İslam devletleri için yeniden medeniyet inşasına yönelik temel ilkeler tartışılacaktır. 1. Hudeybiye’nin Tarihî ve Siyasî Önemi Hudeybiye Antlaşması, Müslümanlara ilk defa serbest hareket etme, diplomatik eşitlik kazanma ve İslam’ın tanınırlığını artırma imkânı vermiştir.[^1] Müşriklerle yapıl...

Âlimlerin mürekkebi Şehitlerin kanı

İslam’da Bilimin Yüceliği ve Medeniyet İnşasında İlim, Sanat, Felsefe ve Ahlakın Rolü Kur’ân-ı Kerîm’de ve Resûlullah’ın (s.a.v.) hadislerinde ilmin yüceliğine sıkça vurgu yapılmıştır. Zümer Sûresi’nin 9. ayetinde: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”[1] ifadesiyle ilim, insanı değerli kılan en temel vasıflardan biri olarak sunulmuştur. Yine Mücâdele Sûresi’nin 11. ayetinde: “Allah, içinizden iman edenleri ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin”[2] buyrularak, ilim sahiplerinin toplumsal ve ahlâkî mertebede yüceltilmesi gerektiği vurgulanmıştır. Hadis-i şeriflerde de benzer şekilde âlimin değeri, şehid ile kıyaslanacak ölçüde yüceltilmiştir: “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi ile şehitlerin kanı tartılır; âlimlerin mürekkebi şehitlerin kanından ağır gelir”[3]. Bu beyanlar, İslam’ın bilime verdiği önemi ortaya koymakta ve medeniyet inşasında ilmin temel rolünü göstermektedir. İlim ve Medeniyet İlişkisi İslam düşüncesinde medeniyetin yükselişi, bilginin toplumun he...

Beyin, Bilinç ve Kalp

Beyin, Bilinç ve Kalp: Fenomenoloji ve Bağlantısallık Bilimi Perspektifinden Bir İnceleme İnsanın kendisini, dünyayı ve varoluşunu anlamaya yönelik en temel sorular, bilinç, zihin ve kalp gibi kavramların etrafında şekillenmiştir. Edmund Husserl’in fenomenolojisi, bilincin yönelimselliği ve özün kavranması üzerine yoğunlaşırken; modern nörobilim, beynin nöral ağ yapısı üzerinden öğrenme, anlama ve anlamlandırma süreçlerini araştırmaktadır. Türkiye’de Prof. Dr. Türker Kılıç’ın geliştirdiği “bağlantısallık bilimi”, bilinci yalnızca nöronların toplamı olarak değil, çok katmanlı ilişkiler ağı olarak ele alır. Bu bağlamda kalp ve zihin arasındaki etkileşim, hem bilimsel hem de spiritüel düzlemde yeniden tartışmaya açılmaktadır. 1. Edmund Husserl’de Fenomenoloji ve Bilinç Husserl’in fenomenolojisi, bilinci “fenomenlerin bilimi” olarak ele alır. Bilinç, her zaman bir şeyin bilincidir; bu özellik, yönelimsellik (intentionality) olarak adlandırılır^[1]. Fenomenolojik indirgeme (epokhe) yoluyla ...

İslam İdealizmi

İslam Felsefesinde İslam İdealizmi: Klasik ve Modern Yaklaşımlar İslam felsefesi, varlık, bilgi ve değer sorunlarını hem akıl hem de vahiy ekseninde ele alan özgün bir düşünce geleneğidir. Bu gelenek içinde öne çıkan İslam idealizmi, İslam’ın temel inanç ve değerlerini insanın varoluşsal amacı, ahlaki sorumluluğu ve toplumsal düzeniyle ilişkilendiren felsefi bir yaklaşımı ifade eder. İslam idealizmi, Allah merkezli bir dünya görüşü üzerine kurulmuş olup, bireysel ve toplumsal düzeyde ideal bir yaşam tasavvuru ortaya koyar. Metafizik Temeller İslam idealizminin merkezinde, Allah’ın mutlak varlık ve hakikat oluşu yer alır. Bütün varlık, ilahi iradenin tezahürü olarak kabul edilir. Bu nedenle İslam idealizmi, teosentrik (Tanrı merkezli) bir kozmoloji ve ontolojiye dayanır[^1]. Epistemoloji İslam idealizmi, bilginin kaynağını akıl ve vahiy arasında dengeler. Aklın sınırlı fakat gerekli olduğunu kabul eder; nihai hakikate ulaşmada vahyin rehberliğini zorunlu görür. Böylece akıl ile vahiy ar...

İslam’ın Altın Çağı'ndan Batı’nın Yükselişine

Epistemolojik Yaklaşımlar, Tasavvuf ve Batı Felsefesi: İslam’ın Altın Çağ'ından Batı’nın Yükselişine Epistemoloji, bilginin kaynağı, doğruluğu ve sınırlarını araştıran felsefenin temel disiplinlerinden biridir. Batı felsefesi tarih boyunca bilgiye ulaşmada duyular ve aklı temel kaynaklar olarak görmüş; İslam tasavvufu ise duyular ve aklın ötesine geçerek kalp sezgisi, keşf ve müşahedeyi hakikate ulaşmada vazgeçilmez saymıştır. Bu iki yaklaşım arasındaki farklılık, özellikle İslam dünyasının 9.–12. yüzyıllar arasında yaşadığı “Altın Çağ”ın ardından görülen gerileme süreciyle karşılaştırıldığında, tarihsel olarak da kritik bir önem arz etmektedir. Bu makalede, öncelikle duyusal bilgi ile sezgisel hakikat arasındaki ayrım incelenecek, Batı felsefesi ile İslam tasavvufundaki epistemolojik konumlandırmalar karşılaştırılacaktır. Ardından İslam düşüncesinin Altın Çağ’daki denge döneminden sonraki kırılma noktaları, Batı’nın ise İbn Rüşd üzerinden nasıl yeni bir epistemolojik temel inşa et...

Kayıp Kuşak 1970–1980

Türkiye’nin Kayıp Kuşağı: 1970–1980 Arasında Doğan Nesil Türkiye’nin yakın tarihindeki siyasal çalkantılar, ekonomik krizler, terör olayları ve sosyal dönüşümler, farklı kuşakları farklı biçimlerde etkilemiştir. Bu bağlamda, 1970–1980 yılları arasında doğan kuşak, hem çocukluk hem gençlik hem de yetişkinlik dönemlerinde çok boyutlu sorunların ortasında kalarak, literatürde “kayıp kuşak” olarak nitelendirilebilecek bir nesil profili sergilemektedir.  Eğitim Sistemindeki Eksiklikler 1. Sürekli Değişen Eğitim Politikaları 12 Eylül 1980 darbesi sonrası eğitim sistemi, ideolojik yönlendirmelerle şekillendi. Öğrenciler, sürekli değişen müfredatlar ve sınav sistemleri içinde ezberci ve sorgulamadan uzak bir eğitim anlayışına maruz kaldı. Bu durum, kuşağın eleştirel düşünme ve yaratıcı üretim kapasitesini sınırladı. 2. Fırsat Eşitsizliği Kırsal ve kentsel alanlardaki eğitim imkanları arasındaki uçurum derindi. Büyük şehirlerde dershane ve özel okul imkanları varken, Anadolu’daki öğrenciler...

Pkk Silah Yaktı. Ya Sdg ?

Geçmişten bugüne Emperyalist Vaatlerin Gölgesinde Ermeni Meselesi ve Kürt Sorunu Üzerine Karşılaştırmalı Bir İnceleme Tarih boyunca büyük güçler, çıkarlarını maksimize etmek için zayıf ve parçalanmaya uygun görülen toplumları etnik, dini veya mezhepsel farklılıklar üzerinden yönlendirmiştir. 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başında Osmanlı İmparatorluğu’nun çözülüş sürecinde “Büyük Ermenistan” vaadiyle Ermeniler kışkırtılmış, benzer şekilde günümüzde de “Bağımsız Kürdistan” hayali üzerinden Kürtler emperyalist aktörlerin hedefi hâline gelmiştir. Her iki örnekte de temel amaç, bölge halklarının kendi geleceklerini tayin etmeleri değil, büyük güçlerin enerji, güvenlik ve jeopolitik çıkarlarını güvence altına almaktır. Tarihsel Arka Plan: Ermeni Meselesi 19. yüzyılın son çeyreğinde Osmanlı Devleti’nin zayıflamasıyla birlikte Ermeni milliyetçiliği, Avrupalı devletlerin desteğiyle örgütlenmeye başladı. İngiltere, Fransa ve Rusya, özellikle Berlin Antlaşması’ndan (1878) sonra Ermenileri...