Ana içeriğe atla

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ

Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet

Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır. 

İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır. 

Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır. 

Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadır.

Bu bağlamda aşk; Bezm-i Elest, ruhlar âlemi, ülfet, cezbe, mecazî aşk ve ilâhî aşk gibi birbirini takip eden ve dikey bir varoluşsal yükselişi temsil eden kavramlar örgüsü etrafında şekillenir. 

İnsan ruhu dünyada tamamen yabancı bir sürgün değildir; aksine bu geçici mekânda karşılaştığı bazı hususi ruhlarda, ezelde müşahede ettiği ilâhî cemâlin akislerini tanımakta ve ezelî ahitleşmenin bir yankısı olarak aşka düşmektedir. 

Dolayısıyla insan, yeryüzündeki yolculuğunda aslında yeni bir sevgi inşa etmemekte, ezelde aşina olduğu o mutlak hakikati yeniden hatırlamaktadır.

Kur’an’da Ruhların Ezelî İttisali: Bezm-i Elest ve Mîsak Hadisesi

Ruhların bedenler dünyasına inmeden önceki ezelî tanışıklığı ve bu durumun insan fıtratındaki yansımaları, Kur’an-ı Kerim’in en derin metafizik katmanlarından birini oluşturan mîsak ayetiyle temellendirilir. 

A‘râf Suresi’nin 172. ayetinde beyan edilen bu hadisede, Rabbin Âdemoğullarının sulplerinden zürriyetlerini çıkarıp onları kendilerine şahit tuttuğu ve "Ben sizin Rabbiniz değil miyim?" sorusuna ruhların "Evet, şahidiz" diyerek mukabele ettiği bildirilmektedir. 

İslam tefekküründe "Bezm-i Elest" olarak adlandırılan bu ezelî meclis, tasavvuf ehli tarafından yalnızca hukuki bir ahitleşme olarak değil, ruhların müşterek bir idrak, müşahede ve ünsiyet alanında bulunuşu olarak yorumlanmıştır.

Bu ezelî mecliste ruhlar, Hakk’ın mutlak güzelliğine ve rububiyetine perdesiz bir şekilde şahit olmuşlardır. 

Bu sebeple insan ruhu yeryüzüne indiğinde tamamen boş bir levha değildir; aksine derununda saklı tuttuğu bir ezelî hafızaya sahiptir. 

Dünyada bir insanın diğerine karşı hissettiği ve kelimelerle tarif edemediği o derin aşinalık, ezelî mecliste yan yana duran, aynı ilâhî tecelliyi aynı açıdan müşahede eden ruhların birbirini dünyada yeniden tanımasıdır. 

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin aşkı ezelde başlayan bir hikâye olarak tanımlaması bu hakikate işaret eder. 

Mutasavvıflar için aşk, yeni bir varoluşsal icat değil; gaflet uykusuyla unutulmuş ezelî bir hakikatin ve sarsıcı bir uyanışın tezahürüdür. 

Ruh, lâmekân âleminden bu fena mülküne gelse de ezelî vatanının kokusunu ve oradaki tanışıklığı asla unutmamaktadır.

Nebevî Sünnette Ruhların Karşılıklı Tanışıklığı: Teâruf ve Mizaç Uyumu

Ruhların bedenlenmeden önceki metafizik birlikteliği ve bu durumun dünyadaki beşerî münasebetlere yansıması, Nebevî sünnette de sarsıcı bir dille ifade bulmuştur. 

Sünnetin bu konudaki en temel kurucu metni, Buhârî ve Müslim gibi sahih kaynaklarda yer alan, ruhların bir araya getirilmiş ordular gibi olduğunu, önceden tanışanların kaynaşacağını ve birbirine yabancı olanların ise ayrışacağını beyan eden hadis-i şeriftir.

Bu hadiste geçen "teâruf" yani karşılıklı tanışma kavramı, ruhların beden kılıfına girmeden önce ruhanî bir hiyerarşi ve mizaç uyumu içinde bulunduğunu gösterir. 

Kurtubî’nin de belirttiği üzere, ruhlar özleri itibariyle bir olsalar da çeşitli metafizik sebeplerle ve mizaç farklılıklarıyla birbirlerinden ayrılırlar ve kendi aralarında gruplar oluştururlar. 

İmam Gazâlî başta olmak üzere pek çok ahlakçı ve mutasavvıf düşünür, insanlar arasında sebepsiz yere filizlenen sevgi ve ülfetin ya da tam aksine ilk görüşte uyanan kaçınmanın arkasında, fiziksel nedenlerden ziyade bu ruhanî frekans ortaklığının yattığını savunmuştur. 

Ruhlar dünyada bedenlere büründükten sonra da ezelde yan yana durdukları ve mizaç uyumu yakaladıkları diğer ruhları arar ve bulduklarında ontolojik bir çekimle birbirlerine doğru akarlar.

İslam Filozoflarının Kozmik Aşk Yaklaşımı: İbn Sînâ’nın Fıtrî Aşk Kuramı

İslam felsefe geleneğinde aşk, yalnızca şairane bir duygu ya da tasavvufi bir coşku olarak değil, kâinatın işleyişini sağlayan kozmolojik bir yasa olarak ele alınmıştır. 

Bu yaklaşımın en yetkin örneği, İbn Sînâ’nın kaleme aldığı Risâletü'l-Aşk (Aşkın Mahiyeti Hakkında Risale) adlı eserdir. 

İbn Sînâ’ya göre aşk, kâinatın her zerresine nüfuz etmiş olan fıtrî ve kozmik bir çekim gücüdür. Madenlerden bitkilere, hayvanlardan insanlara ve hatta semavi kürelere kadar her varlık, kendi kemaline ulaşmak için fıtrî bir meyil ve aşk taşır.

İbn Sînâ felsefesinde her varlığın nihai amacı, kendi doğasındaki eksikliği tamamlamak ve mutlak iyiye yönelmektir. 

Mutlak İyi ve Mutlak Güzel olan ise bizzat Allah’tır. Dolayısıyla evrendeki her tikel sevgi ve fıtrî çekim, aslında kâinatın kaynağı olan Vâcip Teâlâ’ya duyulan aşkın birer yansımasıdır. 

İnsanın bir başka insana karşı duyduğu estetik ve ruhanî ilgi de bu kozmik hareketin bir parçasıdır. 

İnsan ruhu, kendi fıtratında var olan kemal arayışı ve güzellik meyliyle, maddî dünyada karşılaştığı güzelliklerde kozmik sevgilinin izlerini sürer. 

Bu müşahede esnasında insan, sevgi şarabıyla kendinden geçerek "vâleh" adı verilen hayret ve vecd haline ulaşır. 

Böylece felsefi düzlemde aşk, ruhanî bir yükselişin, aklın ve nefsin arınarak ilk ilkeye dönme arzusunun en dinamik motor gücü haline gelir.

İbn Hazm’ın "Ruh Eşi" Doktrini: Güvercin Gerdanlığı’nda Parçalanmışlık ve Vuslat

Endülüslü büyük düşünür İbn Hazm, aşkın psikolojisi ve metafiziği üzerine yazılmış en özgün eserlerden biri olan Güvercin Gerdanlığı (Tavkü’l-Hamâme) adlı klasiğinde, ruhların ezelî birliği fikrini derinlemesine işler. 

İbn Hazm’a göre aşk, sıradan bir bedensel iştihadan ya da geçici bir hevesten tamamen uzaktır. 

O, aşkı ruhların çeşitli yaratıklar arasında bölünmüş parçalarının dünyada yeniden birleşmesi olarak tanımlar. 

Bu birleşme, ruhların en yüksek temel öğelerinde ve ezelî hakikatlerinde meydana gelir.

Bu doktrine göre ruhlar, bedenler dünyasına gönderilmeden önce bütünsel bir hakikatin parçaları halinde bulunmaktaydılar. 

Dünya hayatının kesret perdesi altında bu bütünlük dağılmış ve her bir ruh parçası farklı bedenlere yerleşmiştir. 

İnsan dünyada yaşarken, adeta kendi ontolojik yarısını, kayıp parçasını arayan bir sürgün gibidir. 

İbn Hazm, benzerlerin birbirini çektiği ve karşıtların birbirini ittiği fizik yasasının ruhlar için de geçerli olduğunu savunur. 

Bir insanı ilk kez görmemize rağmen sanki onu çok uzun zamandır tanıyormuşuz gibi hissetmemizin sebebi, ezelde aynı bütüne ait olan o ruhanî parçanın dünyada yeniden karşılaşması ve birbirini teşhis etmesidir. 

İbn Hazm bu ruhanî birleşmeyi temellendirmek için Hz. Âdem ile Hz. Havvâ örneğini verir; Allah, Âdem’in Havvâ’da huzur ve sükun bulmasını, Havvâ’nın bizzat Âdem’in kendi vücudundan bir parça olarak yaratılmış olmasına bağlamıştır. 

Bu bakımdan gerçek aşk, fiziksel formların ötesinde, ruhun kendi ezelî aslına ve eşine duyduğu çekimsel ünsiyettir.

Birinci Merhale: Mecazî Aşk ve Beşerî Suretlerde İlâhî Tecellinin Aranması

Tasavvuf düşüncesinde beşerî aşk, doğrudan doğruya "mecazî aşk" olarak adlandırılmıştır. 

Buradaki mecaz kavramı, değersiz ya da asılsız bir duygu anlamına gelmez; aksine bir hakikate işaret eden, onun üzerindeki perdeyi aralayan bir geçiş köprüsü, bir işaret fişeğidir. 

Tasavvufi ontolojiye göre mutlak varlık ve mutlak güzellik yalnızca Allah’a aittir ve evrendeki tüm varlıklar bu mutlak güzelliğin farklı aynalardaki tecellilerinden ibarettir. 

İnsan, yaratılmışlar arasında bu ilâhî tecelliyi en kâmil düzeyde yansıtan en parlak aynadır.

Bu bağlamda mecazî aşk, insanın bir başka insandaki ilâhî güzelliğin parıltısını görmesi ve bu parıltıya meftun olmasıdır. 

Mecazî aşkta ilâhî nurun yansıdığı yer, çoğu kez bir kadının yüzü veya bir erkeğin yakışıklılığı olmaktadır. 

Muhyiddin İbnü’l-Arabî, aşkın bu fenomenolojisini en uç noktaya taşıyarak kadına duyulan aşkı, ilâhî güzelliğin en yoğun müşahede alanı olarak değerlendirir. 

İbnü’l-Arabî’ye göre, Allah’ın tecellileri hiçbir zaman maddeden tamamen soyutlanarak müşahede edilemez; dolayısıyla erkeğin kadına sevgisi, küllün kendi cüzüne olan sevgisidir; çünkü kadın erkeğin bir parçasından halk edilmiştir.

Öte yandan, Feridüddin Attar gibi bazı tasavvuf önderlerinin eserlerinde mecazî aşkın sınırları daha da genişletilerek, beşerî aşkın heteroseksüel ya da başka formlarda yaşanmasının, nihai olarak insanı eğiten ve nefsini kıran ruhanî bir basamak olduğu savunulmuştur. 

Hangi surette tezahür ederse etsin, mecazî aşk samimi, iffetli ve dürüst bir şekilde yaşandığında, insanı bencillikten arındıran, maşukta yok olmayı öğreten ve onu daha yüksek bir varoluşsal düzleme hazırlayan bir talim sürecidir. 

Ancak bu ilk merhalede aşk, henüz suretlerin, bedenlerin, cinsel kimliklerin ve dünyevî dualitelerin çekim alanındadır.

İkinci Merhale ve İlâhî Cezbe: Cinsiyet Farkının Kalkması ve Vahdet Kemâlâtı

Beşerî ve mecazî aşk, süluk sürecinde saflaşıp kendi kemaline doğru dikey bir yükselişe geçtiğinde, yani aşılması gereken basamakları tamamlayıp hakiki aşka evrildiğinde transandantal bir dönüşüm gerçekleşir. 

Bu ikinci ve çok daha kıymetli olan merhale, klasik tasavvuf literatüründe ilâhî aşk, mutlak cezbe ve vuslat olarak adlandırılır. 

Mecazî aşkın ilk basamaklarında ruh, her ne kadar ruhanî bir uyanış yaşasa da hala maddi dünyanın formlarına, yani suret seviyesine ve bedenlerin cinsel kimliklerine bağımlıdır. 

Bu aşamada aşk, iki ayrı cinsiyet arasındaki dualite ve toplumsal roller üzerinden yürür; nitekim beşerî aşk Mecnûn’a çöllere düşüp aşkını haykırma imkanı verirken, Leylâ’yı toplumsal baskılar altında aşkını gizlemek zorunda bırakır.

Ancak ilâhî cezbe boyutuna geçildiğinde bu düalist yapı bütünüyle çöker. 

İlâhî cezbe, kulun kendi beşerî çabasıyla değil, Hakk’ın onu kendi zatına doğru çekmesiyle ortaya çıkan bir vecd ve fena halidir. 

Bu aşamada nefs-i emmarenin dünyevî alakaları, yani "terk-i alâik" gerçekleşir, benlik bizzat kendi varlığını Hak'ta yok eder, yani "mahv-ı ene" sırrına erilir. İşte bu yüce cezbeye ulaşıldığında, beşerî aşkın en belirgin sınırlarından biri olan cinsiyet farkı tamamen ortadan kalkar ve ehemmiyetini yitirir.

Ruh, ontolojik olarak bedenlenmeden önce cinsiyetsiz bir hakikattir; kadınlık ve erkeklik sadece bu fani dünyaya ait, fiziksel varoluşun idamesi için takınılmış muvakkat kılıflardır. 

İlâhî cezbe dairesine giren âşık, artık maşukunu fiziki bir beden, bir kadın ya da bir erkek olarak görmez; zira o esnada kesret aynaları kırılmış, geriye yalnızca tek bir Mutlak Varlık kalmıştır. 

Divan şiirinde sevgilinin cinsiyetinin kasıtlı olarak belirsiz bırakılması ya da cinsiyeti belirsiz bir kimlikle sunulması, tasavvufun bu aşk ve güzellik anlayışından kaynaklanır. 

Amaç, aşkı şehvetin, üremenin ve tensel hazların sınırlarından kurtararak onu en saf ruhanî boyutuna taşımaktır.

İbnü’l-Arabî, marifete ve muhabbete ermek için kadınlığın veya erkekliğin bir engel teşkil etmediğini, hatta manevi hiyerarşinin en üst basamaklarında yer alan "Abdal" arasında kadınların da bulunduğunu açıkça ifade etmiştir. 

Bu durum, ruhanî kemalat düzeyinde cinsiyet farkının tamamen eridiğinin ontolojik kanıtıdır. 

Züleyha’nın Yusuf’a olan tutkusunun sonunda Hakk’a yönelmesi ya da Mecnun’un çöller aşarak sonunda Leylâ’nın fiziki varlığını bile reddedecek bir "Leylâsız Mecnun" kıvamına gelmesi, cinsiyet perdelerinin yırtılarak ruhun farksızlık makamına ulaşmasının en çarpıcı alegorileridir. 

Mecnun, aşkı vasıtasıyla dünyadan ve bedenî kaygılardan gönül sıyırmanın sembolü haline gelmiş, mecaz denizinden hakikat denizine dönmüştür. 

Yakub-ı Cerhî’nin şerh ettiği üzere, aşk gerek hakiki gerekse mecazî olsun insana rehberlik eden bir sırdır; ancak dile gelmeyen aşk, tüm kelimelerden ve suretlerden daha aydındır. 

Yunus Emre’nin "Âşık Yunus seni ister, lutfeyle cemalin göster" mısralarında dile getirdiği bu yakarış, cinsiyetlerin ve suretlerin ötesindeki o mutlak cemali müşahede etme arzusunun en yalın ifadesidir. 

Bu mertebede tüm çokluklar tek bir Bir'de yok olur; âşık hem seven hem de sevgili olan tek bir Hakikat ile birliğini tecrübe eder.

Risale-i Nur’da Kozmik Muhabbet: Cazibe-i Umumiye ve Şefkat Sırrı

Modern dönem İslam düşünürlerinden Bediüzzaman Said Nursî, aşk ve muhabbet meselesini klasik kelam, felsefe ve tasavvuf tecrübesini mezceden özgün bir perspektifle ele alır. 

Risale-i Nur külliyatında muhabbet, kâinatın yaratılış mayası ve varoluşun en temel yasası olarak tanımlanır. 

Said Nursî’ye göre, kâinatta cari olan ve fizik dünyada çekim gücü olarak adlandırılan o büyük kuvvet, aslında ilâhî muhabbetin kozmik düzeydeki yansıması olan "cazibe-i umumiye" kanunudur. 

Evrendeki tüm zerreler ve galaksiler, bu umumi cazibe ve kozmik muhabbet sırrıyla birbirine bağlanmıştır.

Said Nursî, muhabbet duygusunun yönünü analiz ederken önemli uyarılarda bulunur. Eğer insandaki sevme istidadı doğrudan doğruya fani dünyaya ve geçici yüzlere yönelirse, bu aşk şiddetli bir azaba, kırılmaya ve nihayetinde zeval bulmaya mahkumdur. 

Ancak bu muhabbet yüzünü Esma-i Hüsna’ya ve o isimlerin arkasındaki Baki-i Zülcemal’e çevirirse, insanı yükselten transandantal bir kemal vesilesi haline gelir.

Ayrıca Said Nursî, tasavvuttaki "aşk" kavramına alternatif olarak daha geniş, parlak ve tehlikesiz bir yol olarak "şefkat" kavramını önerir. 

Ona göre aşkta ifrat, yani aşırılık ve bencilce bir maşuka odaklanma tehlikesi vardır; âşık sarmaşık gibi önce yeşerir, sonra sararıp solar ve heder olur. 

Oysa şefkat, aşktan çok daha keskin, nezih ve geniştir. 

Şefkat, karşılık beklenmeyen halis bir sevgidir ve insanı cinsiyetin, bedensel arzuların dar kalıplarından kurtararak doğrudan doğruya Rahim isminin tecellisine ulaştıran, tüm yaratılmışları kucaklayan kozmik bir merhamet akışıdır.

Sünnet Perspektifinde Beşerî Sevginin Marifet ve Ahlakla Bütünleşmesi

İslam’ın zahir ve batın dengesini kuran Nebevî sünnet, aşkı ve beşerî sevgiyi bütünüyle dışlayan ya da insan fıtratını tamamen bastıran zahitçe bir tavır takınmamıştır. 

Tam aksine, Hz. Peygamber’in hayatı ve sünneti, aşkı ahlakla disipline eden, onu vahyin ışığında rafine hale getiren en kâmil rehberliği sunar. 

Resûl-i Ekrem’in Hz. Hatice ve Hz. Âişe ile olan münasebetleri, yalnızca toplumsal ya da biyolojik birer birliktelik değil; ruhsal sadakatin, ünsiyetin ve ezelî tanışıklığın yeryüzündeki en asil numuneleridir.

Kur’an-ı Kerim’de eşlerin yaratılış hikmeti açıklanırken Rûm Suresi’nin 21. ayetinde geçen şu kavramlar hayati önem taşır: "Size kendi nefislerinizden eşler yaratması ve aranıza sevgi ve merhamet koyması O’nun ayetlerindendir." 

Ayette zikredilen "meveddet" ve "rahmet", salt bedensel bir haz ya da geçici bir tutku değildir; iki ayrı bedende yaşayan tek bir ruhsal özün, dünyada birbirine sığınarak ilâhî huzuru inşa etmesidir. 

Nebevî sünnet, beşerî aşkı meşruiyet dairesinde muhafaza ederek onu bir ibadete, ahlaki bir tekamül aracına dönüştürür. 

"Sizin en hayırlınız, eşine karşı en hayırlı olanınızdır" hadis-i şerifi, aşkın dünyada bencillikten arınarak merhamet, sadakat ve ruhanî bir güvenceye dönüşmesi gerektiğinin en sarih göstergesidir. 

Sünnet perspektifinde aşk; vahşi ve yıkıcı bir tutku olmaktan çıkarak, insanı fıtratına yabancılaştırmayan, aksine onu ezelî aslına ve ahlaki mükemmelliğe taşıyan dingin bir nehre dönüşür.

Sonuç: Ontolojik Çemberin Tamamlanması ve Aşkın Transandantal Hatırlanışı

Bezm-i Elest’te atılan o ezelî sevgi tohumu, ruhun beden hapishanesine girmesiyle birlikte dünyada mecazî aşk formunda filizlenir. 

İnsanın bir başka insana duyduğu o sarsıcı yakınlık ve tanıdıklık hissi, ruhların ezeldeki müşterek vatanlarından kalma ontolojik bir hatıradır. 

Ancak insan, bu yolculuğun ilk merhalesi olan mecazî aşkta takılıp kalırsa, cismani sınırların, cinsel kimliklerin ve faniliğin dar dehlizlerinde boğulmaya mahkumdur.

Asıl kıymetli ve mukaddes olan ikinci merhale, ruhun ilâhî cezbe ile uyanarak tüm bu dünyevî perdeleri yırtması ve mutlak aşka vasıl olmasıdır. 

Bu yüce cezbeye ulaşıldığında, beşerî varoluşun tüm ikilikleri, sosyal etiketleri ve en nihayetinde cinsel kimlikleri erir; cinsiyet farkı tamamen ortadan kalkar. 

Ruh, dünyevî cinsiyet kalıplarının ötesindeki o asıl nötr ve kâmil safiyetine rücu eder. Sûfîlerin ve hikmet ehlinin bizlere miras bıraktığı bu derin tefekkür ufkunda aşk, aslında bir insanın diğerini sevmesi değil; o insanın yüzündeki aynada kendi ezelî hakikatini ve o hakikatin yegane sahibi olan Mutlak Cemâl’i sevmesidir. 

Aşk, ruhun ezelde verdiği o sadakat sözünün, fani dünya gurbetinde her türlü beşerî sınırlamayı ve cinsiyeti aşarak yeniden hatırlanması ve ebediyen yaşanmasıdır.


Alıntılanan çalışmalar

1. "Ruhlar toplanmış cemaatler (gibidir). Onlardan birbiriyle (önceden) tanışanlar kaynaşır, tanışmayanlar ayrılırlar." hadisini açıklar mısınız? İnsanın kaderine üç şeyin yazıldığı ve bunun asla değişmediği (öleceği gün, evleneceği insan ve belirli rızkı).. | Sorularla İslamiyet, https://sorularlaislamiyet.com/ruhlar-toplanmis-cemaatler-gibidir-onlardan-birbiriyle-onceden-tanisanlar-kaynasir-tanismayanlar 

2. Küllî Aşkın Merkezinde Mecâzî Aşkın Simge Olması: Mevlânâ Örneği ..., https://www.semazen.net/kulli-askin-merkezinde-mecazi-askin-simge-olmasi-mevlana-ornegi/ 

3. PİR SULTAN ABDAL'IN ŞİİRLERİNDE FELSEFİ VE TASAVVUFİ TEMALAR - Fırat Üniversitesi, https://openaccess.firat.edu.tr/xmlui/bitstream/handle/11508/16488/253952.pdf?sequence=1 

4. MECAZDAN HAKİKATE AŞK - AVESİS, https://avesis.atauni.edu.tr/yayin/b6ef01cb-b0bd-4784-9821-f0f3367da17c/mecazi-asktan-ilahi-aska-gecisin-bir-ifadesi-olarak-leylasiz-mecnun-olmak/document.pdf 

5. Aşkın Mahiyeti Hakkında & Risale fi Mahiyeti'l-Işk - Kitapyurdu.com, https://www.kitapyurdu.com/kitap/askin-mahiyeti-hakkinda-risale-fi-mahiyetilisk/418358.html 

6. İBNİ SÎNÂ VE MEVLÂNÂ'NIN AŞK FELSEFELERİNİN KARŞILAŞTIRILMASI - Semazen.net, https://dosyalar.semazen.net/Tezler/186005.pdf 

7. Mevlana'da Aşk, Bediüzzaman'da Şefkat - Risale Akademi, https://risaleakademi.org/mevlanada-ask-bediuzzamanda-sefkat--ps-1816 

8. Aşk Risaleleri - İbni Sina - Kitapyurdu.com, https://www.kitapyurdu.com/kitap/ask-risaleleri/65556.html 

9. Güvercin Gerdanlığı - İbn Hazm El-Endelüsi - 1000Kitap, https://1000kitap.com/kitap/guvercin-gerdanligi--388 

10. İbn Hazm Düşüncesinde Keşfetme Aracı Olarak Aşk Aliye ÇINAR KÖYSÜREN* - DergiPark, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/410357 

11. Güvercin Gerdanlığı (İbni Hazm) - Fiyat & Satın Al | D&R, https://www.dr.com.tr/kitap/guvercin-gerdanligi/edebiyat/roman/dunya-roman/urunno=0000000128777 

12. Güvercin Gerdanlığı (İbn Hazm ) Fiyatı, Yorumları, Satın Al - Kitapyurdu.com, https://www.kitapyurdu.com/kitap/guvercin-gerdanligi/5355.html 

13. Leylanin Aski Leyla Ve Mecnun Mesnevisin | PDF - Scribd, https://www.scribd.com/document/489649906/Leylanin-Aski-Leyla-ve-Mecnun-Mesnevisin 

14. Eski Türk Edebiyatına Giriş, https://acikders.ankara.edu.tr/mod/resource/view.php?id=86907 

15. Ahmed Yesevî'nin Dîvân-ı Hikmet'i Ekseninde Tasavvufi Düşüncede İlahi Aşk, https://bilig.yesevi.edu.tr/yonetim/icerik/makaleler/1599-published.pdf 

16. (PDF) İBN ARABİ'DE İLAHİ AŞK - ResearchGate, https://www.researchgate.net/publication/342751980_IBN_ARABI'DE_ILAHI_ASK 

17. İbnü'l-Arabî'ye Göre Allah'ın Sıfatlarının Bir Kısmı Kadında Bir Kısmı ..., https://www.derintarih.com/iz-birakanlar/ibnul-arabiye-gore-allahin-sifatlarinin-bir-kismi-kadinda-bir-kismi-erkekte-tecelli-etmistir/ 

18. Tefsir Kulliyati - 4. Sayfa - İslami Okul, https://www.islamiokul.com/kutuphane/kuran/tefsirler/tefsirkulliyati/007araf/kalkan/4.htm 

19. SÛFÎ HİKAYELERİNDE (MENKIBELERİNDE) KADIN TASAVVURU Hatice Çubukcu* Öz Sûfîlerin halkın eğitiminde kullandıkları s - DergiPark, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/1084534 

20. Mecazî Aşktan İlâhî Aşka - Somuncu Baba Dergisi, https://www.somuncubaba.net/?p=5071 

21. Risale-i Nur ve "Popüler Kültür" | KÖPRÜ DERGİSİ, https://www.koprudergisi.com/yaz-1999/risale-i-nur-ve-populer-kultur/ 

22. Sünuhat – Tulûat – İşarat - Kastamonur.com, https://www.kastamonur.com/sunuhat-tuluat-isarat-sunuhat/ 

23. Birinci Makale - Risale-i Nur Külliyatı, https://risaleinur.feyyazmedresem.com/birinci-makale.html


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...