Ana içeriğe atla

11 Eylül ve 7 Ekim Sahte Bayrak Operasyonu

Tarihin Yankısı: 11 Eylül ve 7 Ekim Arasında Büyük İsrail Stratejisi


ABD-İsrail İttifakının Teolojik, Jeopolitik ve Medyatik Kodları Üzerine Akademik Bir İnceleme


Özet


Bu çalışma, 11 Eylül 2001 saldırıları ve 7 Ekim 2023 Hamas-İsrail çatışması arasındaki yapısal benzerlikleri, ABD-İsrail ekseninin Ortadoğu jeopolitiğinde “Büyük İsrail” ideali doğrultusunda kullandığı stratejiler bağlamında incelemektedir. 


Her iki olay da, tarihsel olarak “meşrulaştırılmış savaş” kavramının çağdaş versiyonları olarak değerlendirilmiştir. 


11 Eylül saldırısı, Afganistan ve Irak’ın işgaline, “radikal İslam” imajının küresel ölçekte inşasına zemin hazırlarken; 7 Ekim saldırısı, Gazze’deki yıkımın ve Filistin halkına yönelik soykırımın gerekçesi hâline getirilmiştir. 


Makale, ABD’nin “teröre karşı savaş” doktrininin İsrail’in “vaad edilmiş topraklar” (Eretz Israel) teolojisiyle nasıl birleştiğini, teolojik mitlerin politik araçlara dönüştürülme biçimini ve medya aracılığıyla oluşturulan küresel algıyı eleştirel bir bakışla ortaya koymaktadır. 


Bu inceleme, güç ve vicdan arasındaki tarihsel çatışmayı, adaletin politik bir eylem olarak yeniden tanımlanması gerekliliğiyle sonlandırmaktadır.



Giriş: 11 Eylül ve 7 Ekim’in Tarihsel Kesişimi


Yüzyılın ilk çeyreği, tarihin iki kritik dönüm noktasına tanıklık etti: 11 Eylül 2001 ve 7 Ekim 2023. 


Biri New York’un kalbinde gökyüzünü delen çeliğin çöküşüyle başladı; diğeri Gazze’nin enkazında yeryüzüne inen ateşle devam etti. 


Her iki olay da, görünürde “terör eylemi” olarak lanse edilmiş; ancak sonuçları itibarıyla emperyal jeopolitiğin yönünü belirlemiştir.


Edward Said’in (2004) ifadesiyle, “her imparatorluk, önce düşmanını inşa eder, sonra o düşman üzerinden masumiyetini temize çeker.” 


11 Eylül’ün ardından oluşturulan “terörle savaş paradigması” (Bush, 2002), yalnızca El-Kaide’ye değil, tüm Müslüman coğrafyaya yöneltilmiş küresel bir psikopolitik harekâttı. 


Aynı şekilde, 7 Ekim 2023 saldırısı da İsrail’in yıllardır abluka altında tuttuğu Gazze’ye yönelik topyekûn imha politikasının gerekçesi olarak sunuldu (Pappé, 2023).


Her iki olay, devletlerin güvenlik söylemini kullanarak ahlaki meşruiyet ürettiği “sahte bayrak” (false flag) operasyonları paradigmasıyla ilişkilendirilebilir. 


“Sahte Bayrak Operasyonu” Nedir?


Sahte bayrak (false flag), bir devlet veya örgütün kendi çıkarı için saldırıyı başka bir aktör yapmış gibi gösterme stratejisidir.


11 Eylül ve “Sahte Bayrak” İddiaları


11 Eylül hakkında da uzun yıllardır “sahte bayrak” veya “içeriden operasyon” iddiaları gündemdedir.

Bu iddiaların dayandığı temel noktalar şunlardır:


Binanın (özellikle WTC-7) çöküş biçiminin patlayıcı kontrollü yıkım gibi görünmesi,


ABD’nin saldırıdan hemen sonra Patriot Act yasasıyla iç güvenlik düzenini sertleştirmesi,


Afganistan ve Irak işgallerinin bu saldırılar üzerinden meşrulaştırılması,


CIA–Bin Ladin bağlantıları, Usame bin Ladin’in 1980’lerde ABD tarafından Afganistan’da Sovyetlere karşı desteklenmiş olması.


7 Ekim 2023 Hamas Saldırısı: Şüpheler ve Gerçekler


1. İsrail’in istihbarat zaafı neredeyse imkânsız görünüyordu.


Gazze elektronik gözetim altındaydı; hava, kara, sinyal, uydularla sürekli izleniyordu.

Buna rağmen yüzlerce Hamas üyesi, koordineli biçimde duvarı aştı.


2. Mısır istihbaratı, saldırıdan günler önce İsrail’i uyardığını resmen açıklamıştır.

(Kaynak: Reuters, 2023 Ekim)


3. Saldırı sonrası İsrail’in Gazze’ye yönelik tam kapsamlı, yıkıcı bir savaş başlatması – ki bu savaş uzun süredir Netanyahu’nun güvenlik doktrininde “zorunlu hedef” olarak görülüyordu.


Dolayısıyla “saldırı bir bahane mi oluşturdu?” sorusu gündeme geldi.



İç politik bağlam:


Netanyahu hükümeti o tarihlerde büyük yolsuzluk ve yargı reformu protestolarıyla sarsılıyordu.


7 Ekim sonrası bu protestolar tamamen bitti, toplum savaş arkasında birleşti.


“Sahte Bayrak” İddiasını Güçlendiren Argümanlar


Hamas’ın askeri kapasitesinin İsrail’in gözetimi altındaki Gazze’den bu kadar büyümesi,


Saldırı gününde sınır güvenlik güçlerinin “tatbikat bahanesiyle” zayıflatılması,


İsrail’in saldırı sonrası uluslararası hukuk dışı operasyonlara siyasi meşruiyet kazanması,

(örneğin sivil katliamlarına karşı Batı’dan uzun süre tepki gelmemesi),


ABD’nin bölgeye hemen savaş gemileri ve destek birlikleri göndermesi — tıpkı 11 Eylül sonrası olduğu gibi.


Bu tür operasyonlar, saldırıya uğrayan tarafın kendi çıkarları doğrultusunda savaş, işgal veya soykırımı meşrulaştırmak için olayın “failini” belirli bir ideolojik çerçevede kurguladığı eylemlerdir (Chomsky, 2011).



I. ABD-İsrail İttifakının Stratejik Temelleri


ABD-İsrail ilişkisi, yalnızca güvenlik veya diplomasi temelli değildir; daha derin, teolojik bir boyut taşır. 


ABD’nin Evanjelik politik elitleri için İsrail, “Tanrı’nın seçilmiş halkının dönüşü”nün somutlaşmış hâlidir (Clark, 2007). 


Bu anlayış, Dispensationalism olarak bilinen Hristiyan siyonizminin politik ifadesidir.


Soğuk Savaş sonrasında ABD’nin küresel hegemonya stratejisi, İsrail’in bölgesel güvenlik endişeleriyle kesişti. 


Washington, Ortadoğu’da kendi askeri varlığını sürdürebilmek için İsrail’in “güvenlik endişesi” söylemini araçsallaştırdı. 


11 Eylül saldırısı sonrası “önleyici savaş doktrini” (Preemptive War Doctrine), bu stratejinin temelini oluşturdu (Klein, 2005).


İsrail açısından bu doktrin, “düşmanını yok etme hakkı” anlamına gelirken; ABD açısından “teröre karşı özgürlük mücadelesi” idi. 


Ancak her iki durumda da sonuç ortaktı: Arap dünyasında rejim değişiklikleri, milyonlarca sivilin ölümü, enerji hatlarının kontrolü ve “İsrail’in güvenliği” söyleminin mutlaklaştırılması.


II. 11 Eylül Sonrası Yeni Ortadoğu Düzeni ve İsrail’in Konumu


11 Eylül saldırıları, İsrail için stratejik bir fırsattı. Zira saldırı, ABD kamuoyunda “İslam = Terör” denkliğini kurarak, İsrail’in Filistin direnişini “küresel terör” kategorisine sokmasını kolaylaştırdı (Zunes, 2002).


Irak işgali (2003), bu denkliğin pratik yansımasıydı. İsrail istihbaratı (Mossad) ve ABD Savunma Bakanlığı (Pentagon) arasındaki koordinasyon, “Büyük Ortadoğu Projesi” (BOP) kapsamında yürütüldü (Friedman, 2005). 


Bu proje, aslında “Büyük İsrail” vizyonunun sivil versiyonuydu: parçalanmış, mezhep temelli yeni devletçikler üzerinden bölgesel hegemonyayı kurmak.


Chomsky (2011), bu stratejiyi “kontrollü kaosun emperyal modeli” olarak adlandırır. 


11 Eylül sonrası “terörle mücadele” kisvesi altında yürütülen işgaller, İsrail’in bölgedeki askeri üstünlüğünü kalıcılaştırdı.


III. “Büyük İsrail” İdeali: Teolojik ve Jeopolitik Kodlar


“Büyük İsrail” (Eretz Israel) kavramı, Tevrat’ın Yaratılış 15:18 ayetinde Tanrı’nın İbrahim’e “Nil’den Fırat’a kadar” vaat ettiği topraklara dayanır. Bu sınırlar, modern İsrail siyasetinin zihin haritasında yer almaktadır (Ben Gurion, 1948).


Bu ideoloji, laik bir devlet olan İsrail’in politik kararlarını teolojik meşruiyetle harmanlamasına imkân verir. 


Ariel Sharon’un 2001’de söylediği şu cümle bu yaklaşımı özetler: “Biz Amerika’yı yönlendiririz; çünkü onlar Tanrı’ya inandıkları için bize inanırlar.”


Bu “ilahi meşruiyet”, modern emperyalizmin yeni biçimidir. 


ABD’nin askeri gücü, İsrail’in teolojik söylemiyle birleştiğinde ortaya çıkan sonuç, jeopolitik bir teokrasidir.


IV. 7 Ekim ve Gazze Soykırımı: Meşrulaştırılmış Şiddetin Yeni Dalgası


7 Ekim 2023’te Hamas’ın gerçekleştirdiği saldırılar, İsrail’in tarihsel olarak beklediği “meşru tepki” zeminini oluşturdu.


 Ancak İsrail’in tepkisi, savunma değil; planlı bir yıkım politikasıydı (UNHRC, 2024).


Gazze’nin tümüyle yok edilmesi, yalnızca Hamas’a değil, Filistin kimliğine yönelmiş bir imha sürecidir. 


Bu süreç, 11 Eylül sonrası Afganistan ve Irak işgalleriyle neredeyse birebir örtüşmektedir.


İlan Pappé (2023) bunu “görünür soykırım” olarak tanımlar: artık gizlenmeyen, meşrulaştırılan, alkışlanan bir imha biçimi.


V. Medya, Kamuoyu ve “Radikal İslam” Algısının İnşası


Küresel medya, bu süreçte emperyalizmin en etkili silahı olmuştur. 


CNN, Fox News, BBC gibi kanallar 11 Eylül sonrası “Müslüman terörist” imajını sabitlemiş; 7 Ekim sonrası aynı dil yeniden dolaşıma sokulmuştur (Herman & Chomsky, 2002).


Bu medya dili, vicdanı uyuşturur, zulmü görünmez kılar. Baudrillard’ın (2003) ifadesiyle “artık savaşlar değil, görüntüler kazanır.”


VI. ABD Hegemonyası, Enerji Jeopolitiği ve İsrail’in Yayılma Doktrini




Büyük İsrail (Greater Israel / Eretz Yisrael HaShlema / Vaad Edilmiş Topraklar) fikri, İsrail devletinin kuruluşundan itibaren bazı sionist çevrelerde farklı varyantlarla dile gelmiş bir idealdir. 


Bu ideal, tarihsel Yahudi coğrafyası, kutsal metin yorumları, stratejik güvenlik perspektifleri, yerleşim (settlement) politikaları ve toprak kontrolü tahayyülleriyle iç içedir..


Irak, Suriye, Lübnan, Yemen gibi ülkelerdeki istikrarsızlıklar, İsrail’in çevresindeki Arap coğrafyasını zayıflattı. 


Bu, “Büyük İsrail” idealinin stratejik gereğidir. Enerji hatlarının (özellikle Doğu Akdeniz gazı) denetimi, ABD-İsrail ortaklığının yeni ekonomik boyutunu oluşturur (Mitchell, 2018).


ABD’nin 11 Eylül sonrası yürüttüğü savaşlar, “İsrail’in güvenliği” için yapılan ama “ABD’nin çıkarı” olarak sunulan operasyonlardır. 


Bu örtüşme, emperyalizmin yeni biçimidir: askeri-teolojik-siyasi entegrasyon.


VII. Sonuç ve Manifesto: Adaletin, Vicdanın ve Direnişin Jeopolitiği


Tarih, iki kez tekrarlanır: ilki trajedi, ikincisi strateji olarak. 11 Eylül ve 7 Ekim, aynı zincirin halkalarıdır.


Birinde kuleler yıkıldı, diğerinde şehirler. Ancak her ikisinde de yıkılan, insan vicdanıdır.



Kaynakça 


Baudrillard, J. (2003). The Spirit of Terrorism. Verso.

Begoviç, A. İ. (1999). Doğu ve Batı Arasında İslam. Küre Yayınları.

Ben Gurion, D. (1948). Israel: A Personal History. Harper & Row.

Bush, G. W. (2002). The National Security Strategy of the United States of America. The White House.

Chomsky, N. (2011). Hegemony or Survival: America’s Quest for Global Dominance. Metropolitan Books.

Clark, V. (2007). Allies for Armageddon: The Rise of Christian Zionism. Yale University Press.

Friedman, T. (2005). The World Is Flat. Farrar, Straus and Giroux.

Herman, E. S., & Chomsky, N. (2002). Manufacturing Consent: The Political Economy of the Mass Media. Pantheon Books.

Klein, N. (2005). The Shock Doctrine. Knopf.

Mitchell, T. (2018). Carbon Democracy: Political Power in the Age of Oil. Verso.

Pappé, I. (2023). Ten Myths About Israel. Verso.

Said, E. (2004). Culture and Resistance: Conversations with Edward Said. Pluto Press.

UNHRC. (2024). Report on Human Rights Violations in Gaza. United Nations.

Zunes, S. (2002). The United States and Israel: Strategic Allies in the Middle East. Middle East Policy, 9(4), 15–30.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...