Ana içeriğe atla

FELSEFE NEDİR ?

Sesli Özet ➡️  https://youtu.be/CoJQN2UprpY?si=Zk1EhUNB-9NROWfz


FELSEFE NEDİR?

(Batı, Doğu ve Türk-İslam Düşüncesi Üzerinden Ontolojik ve Epistemolojik Bir İnceleme)


Giriş: Felsefenin Hakikat Arayışı Olarak Doğası


“Felsefe nedir?” sorusu, insanlığın düşünce tarihindeki en eski, fakat hiçbir zaman eskimeyen sorusudur. 


Çünkü felsefe, yalnızca bilgiyi değil, bilginin imkânını; yalnızca varlığı değil, var olmanın anlamını sorgular. 


Düşüncenin kendi üzerine dönmesi, insanın kendisini bilme teşebbüsüdür. 


Bu yönüyle felsefe, insan aklının en yüksek otokritiği, hakikatin en soylu arayışıdır.


Hegel’in “felsefe düşünmenin düşünülmesidir” tanımı¹, Heidegger’in “metafiziğin harekete geçmesi” olarak felsefe anlayışı² ve Hilmi Ziya Ülken’in “felsefe, hakikatin hem akıl hem sezgiyle kavranmasıdır” sözü³; farklı geleneklerin aynı hakikat arayışında birleştiğini gösterir. 


Ancak bu arayış, yalnızca Batı’ya özgü değildir. Doğu ve İslam düşüncesinde de felsefe, “hikmet” adıyla insanın varlık, bilgi ve ahlak bütünlüğünü kavrama cehdidir.



I. Batı’da Felsefenin Mahiyeti: Düşüncenin Kendi Üzerine Dönüşü


Antik Yunan’da philosophia, “bilgeliği sevme” anlamına gelir. Sokrates’e göre felsefe, insanın kendini bilme sanatıdır; “kendini bil” (gnothi seauton) ilkesi, felsefenin hem başlangıcı hem de nihai hedefidir.⁴ 


Platon, felsefeyi “ideaların bilgisi” olarak tanımlar; hakikati, değişen görünüşlerin ardındaki ezelî formlarda arar.⁵ 


Aristoteles ise felsefeyi, “ilk nedenleri ve ilkeleri araştıran bilim” olarak görür.⁶ Böylece felsefe, varlığın niçinini sorgulayan metafizik bir bilgi hâline gelir.


Orta Çağ’da bu bilgi, Tanrı merkezli bir yapı kazanır. Augustinus’a göre felsefe, Tanrı’ya ulaşma yoludur; “inanmak için anlamak, anlamak için inanmak” şeklinde formüle edilen bu düşünce, akılla inancı bütünleştirir.⁷


Modern dönemde Descartes, “Cogito ergo sum” (Düşünüyorum, öyleyse varım) önermesiyle felsefeyi öznel bilinç temeline taşır. 


Kant, bu bilinci “aklın sınırları içinde” sistemleştirir; felsefeyi, insan aklının kendi yetilerini sorgulaması olarak tanımlar.⁸


Hegel ise felsefeyi “mutlak bilginin bilinci” olarak tanımlar. Felsefe, hem kendisini hem de bütün tikel varlık biçimlerini düşüncenin evrensel akışında kavrayan bir sistemdir.⁹ Felsefe, burada artık salt bilgi değil, düşüncenin tarihsel-diyalektik gelişimidir.


Heidegger, bu çizgiyi ontolojik bir kırılmayla sürdürür: Ona göre felsefe, var olanı değil, “varlığı varlık olarak” sorgulayan bir düşünmedir.¹⁰ 


Bu nedenle felsefe, varlığın unutuluşuna karşı bir uyanıştır; düşünmenin hakikatle yeniden temas kurduğu “metafiziğin ötesi”dir.¹¹




II. Doğu ve İslam Düşüncesinde Felsefe: Hikmet ve Varlık Birliği


Doğu felsefesi, Batı’nın aksine bilgiyle varlık arasında keskin bir ayrım yapmaz. 


Çin düşüncesinde Lao-Tzu’nun Tao öğretisi, hakikatin akılla değil sezgiyle, varlıkla bir olma hâliyle kavranabileceğini savunur. Hint’te Vedanta, insanın “Atman-Brahman birliği”ni idrak etmesiyle kurtuluşa erdiğini ileri sürer.


İslam düşüncesinde ise felsefe, “hikmet” kavramıyla iç içedir. “Hikmet, eşyanın hakikatine vukuf”tur; hem akli hem kalbi bir bilgidir. Farabi’ye göre felsefe, “varlığın ilkelerini akılla kavrama sanatıdır”;¹² ama bu kavrayış, ahlaki kemal ile tamamlanmadıkça eksiktir. 


İbn Sina, felsefeyi teorik (metafizik, fizik, matematik) ve pratik (ahlak, siyaset) boyutlarıyla bir bütün olarak görür.¹³


Gazali, aklın sınırlarını belirlerken “felsefi düşünceyi” reddetmez; ancak onu vahiy ile dengeler. “Aklın nuru, kalbin nuruyla birleşmedikçe hakikat tam olmaz” der.¹⁴ Bu sentez, İslam felsefesinin merkezine “ilim ve iman bütünlüğü”nü yerleştirir.


İbn Arabi’de ise felsefe, varlıkla birleşmenin (vahdet-i vücûd) bilincine dönüşür: “Hakikat, bilinenle bilenin birliğidir.”¹⁵ 


Burada düşünme, artık teorik bir faaliyet değil, varlıkla yaşanan ontolojik bir tecrübedir.



III. Felsefi Akımlar ve Temsilciler: Bilginin ve Varlığın Kaynağı Üzerine


Felsefe tarihinin akımları, “bilginin kaynağı nedir?” ve “varlık nedir?” sorularına verdikleri cevaplarla şekillenmiştir.


İdealizm, gerçeği düşüncede temellendirir. Platon’un idealar öğretisinden Hegel’in diyalektiğine kadar idealizm, varlığın nihai hakikatini zihinsel veya tinsel bir ilkeye dayandırır.


Materyalizm ise varlığı maddeye indirger. Demokritos’tan Marx’a kadar materyalist gelenek, tüm gerçekliği fiziksel süreçler olarak açıklar.


Realizm, varlığın zihinden bağımsız olduğunu; empirizm, bilginin duyulardan geldiğini; rasyonalizm ise bilginin akıldan türediğini savunur.


İrrasyonalizm ve varoluşçuluk, aklın sınırlılığını vurgulayarak insanın varoluşunu, kaygısını ve özgürlüğünü merkeze alır.


Bütün bu akımlar, felsefenin iki ana kutbu etrafında döner: bilgi (epistemoloji) ve varlık (ontoloji). 


Fakat Doğu ve İslam düşüncesi, bu ayrımı aşarak bilgi ile varlığı, akıl ile kalbi, teori ile pratiği birleştiren bir “hikmet” anlayışını geliştirmiştir.



IV. Hilmi Ziya Ülken ve Türk-İslam Felsefesi: Hikmetin Yeniden İnşası


Hilmi Ziya Ülken, Türk düşüncesinde felsefeyi yeniden diriltme çabasının öncülerindendir. Ona göre Türkiye’de felsefe, “ya Batı’nın dogmatik kalıplarına, ya da skolastik tekrarlara hapsolmuştur.”¹⁶ Gerçek felsefe ise, kendi tarihî, dinî ve kültürel kökleri üzerinde yükselen eleştirel bir bilinçtir.


Ülken, “ilim felsefesi” adı altında pozitivist determinizme yönelenleri eleştirir: “Bir ilmin apaçık öncüllerini bütün bilgi türlerine ölçü yaparak, varoluşu inkâr edenlerin akıbetinden Allah korusun.”¹⁷ 


Bu uyarı, hem materyalist indirgemeciliğe hem de idealist soyutlamaya karşıdır.


Türk-İslam felsefesi, Ülken’e göre, “akıl ile imanı, ilim ile hikmeti, varlık ile değeri birleştiren bir düşünce tarzı” olarak inşa edilmelidir.¹⁸ 


Epistemolojik olarak aklın sınırlarını bilmek, metafizik olarak varlığın birliğini kavramak; bu iki yönü birleştiren yeni bir “hikmet disiplini” oluşturmak Türk felsefesinin temel hedefi olmalıdır.



V. Türk Felsefesi İçin Gelişim Önerileri


1. Epistemolojik Yeniden Kuruluş: Türk felsefesi, aklı Batı’daki gibi salt araçsallaştırmadan, hikmetle birleşmiş bir “aklı selim” anlayışına yönelmelidir.



2. Metafizik Derinlik: Varlığın salt maddi açıklamalarla tüketilemeyeceği; insanın hem tinsel hem tarihî bir varlık olduğu kabul edilmelidir.



3. İrfanî Epistemoloji: Bilgi, kalbi sezgiyle birleşmeli; Mevlana ve İbn Arabi’nin irfanı, çağdaş düşünceyle yeniden buluşturulmalıdır.



4. Eleştirel Modernlik: Modern bilimin kazanımları reddedilmemeli; fakat bunlar, kültürel bağımsızlık içinde yeniden yorumlanmalıdır.



5. Felsefi Türkçeleşme: Felsefi kavramların dilimize yerleşmesi, düşünmenin millî zeminde yapılabilmesi için zorunludur.



Sonuç


Felsefe, insanın varlıkla kurduğu en derin diyaloğun adıdır. 


Batı’da düşüncenin kendi üzerine dönüşü, Doğu’da varlıkla bütünleşme, İslam’da hikmet ve ilahi anlam arayışı olarak tecelli eden bu kadim çaba, insanın hakikate yönelme iradesinin ifadesidir.


Bugün Türk düşüncesi için mesele, ne Batı’yı taklit etmek ne de Doğu’yu romantize etmektir; her iki kaynağı da aşan özgün bir “hikmetli düşünme tarzı” geliştirmektir. 


Hilmi Ziya Ülken’in dediği gibi:


“Felsefe, milletin ruhunun düşünce haline gelmesidir.”¹⁹


Bu ruh, ancak kendi tarihsel ve irfanî derinliğiyle buluştuğunda, çağdaş dünyanın yüzeyselliğini ve bilgi krizini aşabilecek özgün bir anlam inşasına dönüşebilir. 


Türk felsefesinin önündeki epistemolojik ve ontolojik görev, aklı salt araçsallaştırmadan, irfanî tecrübeyle birleşmiş bir “aklı selim” anlayışını yeniden tesis etmektir.




Felsefi Hikmetler


Hakikati arayan akıl, varlığı gözle değil, gönülle görmeyi öğrenmelidir; çünkü göz görüleni, gönül ise var olanı kavrar.


Bilmek, hükmetmek değil; varlığın anlamına tanıklık etmektir. Akıl, hikmetin hizmetkârı olmadıkça tiranlaşır.


Batı düşüncesi varlığı çözümledi; Doğu düşüncesi varlıkta çözüldü. Türk-İslam felsefesi ise çözümleyerek birleşmeyi, birleşerek düşünmeyi öğretir.


İlim, gerçeğin bilgisidir; hikmet, gerçeğin terbiyesidir. Bilgi bizi aydınlatır; hikmet bizi olgunlaştırır.


Aklın kemali sınırlarını bilmektir. Aklın ötesine geçen sezgi, cehalet değil, aklın tamamlanmış hâlidir.


Her felsefe bir aynadır; kim ona bakarsa kendini görür, ama sadece kendini gören hakikati ıskalar.


Varlık, kendini düşünene açılır; çünkü düşünmek, varlığın insanda yeniden var olmasıdır.


Hikmet, bilgeliğin sessiz cesaretidir; hakikat için konuşmak değil, hakikatte yaşamaktır.


Türk felsefesi, aklı selimle kalbi selimin evliliğinden doğacaktır; biri olmadan diğeri kör, diğeri olmadan biri sağırdır.



Dipnotlar


1. Enver Orman, Hegel’in Mutlak İdealizmi, İstanbul: İthaki Yayınları, 2019, s. 74.

2. Martin Heidegger, Metafizik Nedir?, çev. A. Aydoğan, İstanbul: Say Yayınları, 2005, s. 13.

3. Hilmi Ziya Ülken, Felsefeye Giriş 1, İstanbul: Remzi Kitabevi, 1946, s. 21.

4. Platon, Apologia, çev. A. Cevizci, Ankara: Dost Yayınları, 1995, s. 14.

5. Platon, Devlet, çev. S. Eyüboğlu, İstanbul: Remzi, 1989, s. 200.

6. Aristoteles, Metafizik, çev. A. Cevizci, Ankara: Vadi Yayınları, 1993, s. 7.

7. Augustinus, Confessiones, çev. A. Cevizci, İstanbul: Kabalcı, 2001, s. 38.

8. Immanuel Kant, Saf Aklın Eleştirisi, çev. N. Bozkurt, İstanbul: İdea, 2015, s. 31.

9. Orman, a.g.e., s. 82.

10. Heidegger, a.g.e., s. 19.

11. A.g.e., s. 23.

12. Farabi, İhsâu’l-Ulûm, çev. A. Ateş, İstanbul: MEB Yayınları, 1952, s. 12.

13. İbn Sina, Kitabü’ş-Şifa, çev. M. Kaya, İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları, 2004, s. 45.

14. Gazali, Münkız mine’d-Dalal, çev. H. Aydın, Ankara: Fecr Yayınları, 2010, s. 57.

15. İbn Arabi, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. E. Afifi, Kahire: Dâr el-Kütüb, 1911, s. 74.

16. Ülken, a.g.e., s. 19.

17. A.g.e., s. 23.

18. Hilmi Ziya Ülken, Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü, İstanbul: Remzi, 1948, s. 61.

19. Hilmi Ziya Ülken, Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi, İstanbul: Ülken Yayınları, 1966, s. 14.


Kaynakça

Aristoteles. (1993). Metafizik (çev. A. Cevizci). Ankara: Vadi Yayınları.

Augustinus. (2001). İtiraflar (çev. A. Cevizci). İstanbul: Kabalcı.

Farabi. (1952). İhsâu’l-Ulûm (çev. A. Ateş). İstanbul: MEB Yayınları.

Gazali. (2010). Münkız mine’d-Dalal (çev. H. Aydın). Ankara: Fecr Yayınları.

Heidegger, M. (2005). Metafizik Nedir? (çev. A. Aydoğan). İstanbul: Say Yayınları.

İbn Arabi. (1911). Fütûhât-ı Mekkiyye. Kahire: Dâr el-Kütüb.

İbn Sina. (2004). Kitabü’ş-Şifa (çev. M. Kaya). İstanbul: Kültür Bakanlığı Yayınları.

Kant, I. (2015). Saf Aklın Eleştirisi (çev. N. Bozkurt). İstanbul: İdea.

Orman, E. (2019). Hegel’in Mutlak İdealizmi. İstanbul: İthaki Yayınları.

Platon. (1989). Devlet (çev. S. Eyüboğlu). İstanbul: Remzi Kitabevi.

Ülken, H. Z. (1946). Felsefeye Giriş 1. İstanbul: Remzi Kitabevi.

Ülken, H. Z. (1966). Türkiye’de Çağdaş Düşünce Tarihi. İstanbul: Ülken Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...