Ana içeriğe atla

Kimlik Kişilik Kendilik

Kimlikten Kendiliğe: İnsanın Sosyolojik, Psikolojik ve Ontolojik Serüveni


Özet


"Kimlikten Kendiliğe" başlıklı bu metin, modern insanın aidiyet, kimlik çatışmaları ve yüzeysellik sorununa karşı, kadim "kendini bilme" emrini güncelleyen bir manifesto niteliğindedir. 


Kimliği bir hapishane, kişiliği bir maske ve kendiliği ise yegâne özgürlük alanı olarak konumlandırır.


İnsanı, "dışsal verilmişlik"ten (kimlik) ve "içsel zorunluluk"tan (kişilik) sıyrılarak kendi "saf varoluşuna" dönmeye çağıran, felsefi açıdan yetkin ve entelektüel derinliğe sahip bir denemedir.


İbn Arabî’nin vahdet-i vücud öğretisi, insanı Tanrı’nın aynası olarak tanımlar.¹⁶

 

Nietzsche’nin üstinsan idealinde ise insan, kendi üzerine köprü kurabilen tek varlıktır.²⁰ 


Bu köprü, kimlik ve kişilikten kendiliğe geçişin metaforudur. 


İnsan, dışsal otoritelerden kurtulup içsel Tanrısallığını keşfeder. 


Mevlânâ, hamdım, piştim, yandım formülüyle benzer bir özgürleşmeyi anlatır. 


Yunus Emre, “Bir ben vardır bende, benden içeri” der; bu, ontolojik derinliğin en yalın ifadesidir.


GİRİŞ


Göz retinasından, parmak ucuna, ordan aurasına kadar her İnsan biricik. 


İnsanı insan (Kendi) yapan Özgürlük insanın elinden alınınca; tek, yegâne, fert olarak yaratılan İnsan, maalesef Parti, Cemiyet, Cemaat, Tarikat, ideolojik örgüt vb. Topluluklar içinde adeta tek potada eritilen bir yığın haline gelmekte, Onların Kitlesi hâline dönüşmekte.


İnsan, varoluşunu üç katmanlı bir yapıda tecrübe eder: kimlik, kişilik ve kendilik. 


Bu üç kavram, görünürde birbirine benzese de, öz itibarıyla farklı düzlemlerin tecellisidir. 


Kimlik, insanın dış dünyaya açılan vitrini; kişilik, psikolojik iç mimarisi; kendilik ise, varlığın çekirdeğinde saklı olan hakikat nüvesidir. 


İnsanın kendiyle savaşında, ilk iki tabaka yani kimlik ve kişilik, çoğu zaman zırh görünümünde birer engeldir. 


Bu yüzden “kendini bilmek” sözü, hem en kadim hem de en zor insanî emirdir.


Arthur Schopenhauer, “En değersiz gurur, millî gururdur.” derken, aslında kimliğe tutunan bireyin kendi öz eksikliğini ifşa ettiğini belirtir.¹ 


Çünkü insan, kendinde bulunmayan anlamı aidiyetle telafi etmeye kalktığında, biricikliğini kaybeder. 


Cündioğlu’nun ifadesiyle “Kimlik, bizim dışımızdır, dışımızdadır, zahirimizdir.”² 


Bu dışsallık, insana bir yön verir; ama o yön, çoğu zaman bir kader gibi insanın sırtına yüklenir.


Modern insan, sosyolojik anlamda kimliğin mahkûmudur. Doğduğu coğrafya, dili, dini, sınıfı, cinsiyeti ve kültürü; onun kimlik kartına işlenmiş değişmez birer veri gibi taşınır. 


Auguste Comte’un “İnsan, sosyal çevresinin çocuğudur”³ tespiti, kimliğin belirleyici gücünü en açık biçimde dile getirir. 


Ne var ki bu tespit, insanı sadece bir sosyolojik ürün olarak gören pozitivist indirgemeciliğin de kaynağıdır. Zira insan, yalnızca sosyal çevresinin değil, ruhsal derinliklerinin ve metafizik özünün de çocuğudur.


Kimlik, insana ait olan değil, insana giydirilen bir elbisedir. 


Bu elbise çoğu zaman dar gelir; insan büyüdükçe, gelişip olgunlaştıkça o kalıpların darlığını hisseder. Ancak çoğu, bu dar elbiseyi kutsallaştırır. 


Schopenhauer’in uyardığı gibi, kişisel yetkinliğini yitiren her zavallı, son çare olarak milletine, cemiyetine veya cemaatine sarılır.⁴ 

Çünkü aidiyet, kişisel yoksunluğun telafisidir.


Kimlik, bireyi güvenli bir toplumsal zemine yerleştirir; fakat bu güven, özgürlüğün mezarıdır. 


Kimliğin sunduğu aidiyet hissi, aslında bireyi kalabalığın konforuna mahkûm eder. 


Cemaat, tarikat, parti veya ideoloji; tümü, insanın kimlik düzeyinde teslimiyetini talep eder. 


Böylece insan, düşünmekten çok ait olmayı, sorgulamaktan çok benimsemeyi, seçmekten çok uymayı öğrenir.


Sosyolojik olarak kimlik, insanı toplumun devamlılığını sağlayan bir hücreye dönüştürür. 


Fakat hücrenin duvarları kalınlaştıkça, içerideki benlik ışığı sönmeye başlar. İnsanın kendiyle teması, kalabalığın sesiyle bastırılır. 


Bu yüzden kimlik, bir yandan insanı topluma bağlayan bir köprü, diğer yandan insanın kendi hakikatine giden yolu tıkayan bir duvardır.


Cündioğlu, kimliği “verilmiş olan” olarak tanımlar; ona göre kimlik, *kesbî değil, vehbîdir.*⁵ Bu nedenle kimlikte herhangi bir üstünlük, şeref veya ahlaki ayrıcalık aranamaz. 


Kur’an-ı Kerim, “Dillerinizin ve renklerinizin farklı olması O’nun ayetlerindendir.” (Rûm, 22) buyurarak kimliği bir “lütuf” olarak tanımlar; ama bu lütfu üstünlük vesilesi yapmayı zulümle eşdeğer sayar. Çünkü verilmiş olanla övünmek, hak edilmemiş bir payeyi sahiplenmektir.


Kimlik, insanı bir “biz” duygusu içinde yoğurur. “Biz Türk’üz, biz Müslümanız, biz Avrupalıyız, biz beyazız, biz doğuluyuz...” gibi kalıplar, aslında insanın “ben”inden kaçışının maskeleridir. 


Her “biz” söylemi, gizli bir “ben yoksunluğu”nun çığlığıdır. İnsanın en derin korkusu, kendi biricikliğini fark etmektir; çünkü biriciklik, sorumluluğu beraberinde getirir. 


Bu nedenle çoğu insan, kimliğin gölgesinde kalmayı, kendi ışığıyla yanmaktan daha güvenli bulur.


Kimliklerin çatıştığı çağımızda, Amin Maalouf’un deyimiyle “ölümcül kimlikler”⁶ insanlığı kuşatmış durumda. Milliyet, mezhep, sınıf, ideoloji ya da cinsiyet kimlikleri; birbirine tahammül edemeyen dev maskeler gibi dolaşmakta. 


Herkesin kendi kimliğini mutlaklaştırdığı bir dünyada, insanın hakikati parçalanır. Çünkü kimliğin kutsanması, insanın evrensel özüne ihanet demektir.


Bu noktada Schopenhauer’in sözünü ettiği “milli gururun değersizliği” yeniden anlam kazanır. 


Zira kimliğin kutsanması, bireysel yetkinliğin yokluğunu gizler. İnsanın kimliğiyle değil, kendiliğiyle var olması gerekir. Kimlik, sadece bir koordinattır; ama modern insan, bu koordinatı varoluşun merkezine yerleştirir. Sonuçta yönünü bulduğunu sanırken, aslında haritada kaybolur.



KİMLİK: SOSYOLOJİK KATMAN


Kimlik, insanın doğuştan getirdiği sosyolojik kalıptır; içine doğduğu dil, din, kültür, gelenek, sınıf ve coğrafyayı kapsar. 


Bu unsurlar bireye verilidir; yani cebrîdir. Cündioğlu, “Kimlik alınmaz, verilir” der.⁷ İnsanın bu alandaki tek özgürlüğü, verili kimliği sorgulamak veya terk etmektir. 


Ancak çoğu insan, kimliğini sorgulamak yerine onu koruma içgüdüsüyle yaşar; çünkü kimliği sorgulamak, varoluşun zeminini sarsar.


Kimlik, bir toplumsal organizmanın sürekliliğini temin eden en temel unsurdur. Toplum, bireyin kimliğini tanımlayarak onun davranış biçimlerini, inançlarını, hatta duygularını biçimlendirir. 


Bu anlamda kimlik, sadece aidiyet değil, aynı zamanda kontrol mekanizmasıdır. Michel Foucault’nun deyimiyle, modern toplumlar “kimlik rejimleri” kurarak bireyi tanımlar ve disipline eder.⁸


Sosyolojik olarak kimlik, bir bireyin toplumsal aynasıdır. Birey kendini bu aynada tanır; ancak ayna, çoğu zaman başkalarının gözüdür. “Beni nasıl görüyorlar?” sorusu, kimlik bilincinin temelini oluşturur. 


Bu nedenle kimlik, bireyin kendiyle değil, başkalarıyla kurduğu ilişkidir. İnsanın kimliğini belirleyen şey, çoğu kez kendisi değil, başkalarının ona biçtiği roldür.


Bu toplumsal kimlik düzeni, bireye bir yandan konum kazandırırken, diğer yandan sınırlar çizer. İnsan, kimliği sayesinde topluma ait olur; ama aynı zamanda o kimlik yüzünden kendi iç dünyasına yabancılaşır. Kimlik, bireyin “ben”i ile toplumun “biz”i arasındaki en gerilimli hattır. Bu hat, tarih boyunca insanın hem en büyük aidiyetini hem de en derin esaretini üretmiştir.


Kimlik, bireyin “kök”ünü temsil eder; fakat bu kök, büyümek için yeterli değildir. Ağacın kökü kadar gövdesi, dalları ve meyvesi de vardır. Kimlik, insanın doğduğu toprağı gösterir; ama insanın kendiliği, o toprağın üstünde hangi çiçeği açacağıyla ilgilidir. Bu yüzden sadece köklerle övünmek, meyve vermemek gibidir.


İnsanın kimlik düzeyinde kalması, onun potansiyelini dondurur. Çünkü kimlik, değişimden korkar; sabitliği sever. 


Oysa hayat, sürekli bir akıştır. Kendilik, bu akışın farkında olma bilincidir. Kimlik insanı statik bir “biz” içinde tutarken, kendilik insanı dinamik bir “ben”e çağırır.


Kimliğin en büyük tehlikesi, bireyin kendini kimliğinin sınırlarıyla özdeşleştirmesidir. “Ben Türk’üm” ya da “Ben Müslüman’ım” gibi cümleler, birer tanımlamadır; ama bu tanımlar zamanla özdeşliğe dönüşür. İnsanın varoluşu kimliğin içine hapsolduğunda, “ben kimim?” sorusu yerini “ben kimin tarafındayım?” sorusuna bırakır.


Kimlik, insanı kendi hakikatinden uzaklaştıran bir kolektif benlik yanılsaması üretir. Bu yanılsama, modern toplumlarda “millî birlik”, “ümmet şuuru” ya da “toplumsal dayanışma” gibi olumlu kavramlarla maskelenir. 


Oysa insan, kendi biricikliğini kaybettiğinde, toplum da hakiki bir bütünlük oluşturamaz. Çünkü gerçek birlik, birbirine benzeyenlerin değil, kendi olabilenlerin bir aradalığıdır.


Kimliğin bu kolektif karakteri, bireyi psikolojik olarak rahatlatır. Aidiyet hissi, belirsizlik korkusunu bastırır. 


Ancak bu rahatlık, ruhsal uyuşukluğun başlangıcıdır. İnsanın kimlik kalıpları içinde huzur bulması, aslında kendi hakikatinden vazgeçmesidir. Bu nedenle kimlik, hem sığınak hem hapishanedir.


Schopenhauer’in “milli gurur” eleştirisi, bu hapishaneyi en çıplak haliyle gösterir. Çünkü kimlikle övünmek, kendi yetkinsizliğini kimliğin prestijiyle örtmektir. 


Aynı zamanda insanın ahlaki cesaretini de zayıflatır; kimliğin hatalarını görmek yerine onu savunmak bir görev hâline gelir. Bu, düşüncenin ölümü, hakikatin körlüğüdür.


Cündioğlu’nun belirttiği gibi, “İnsanın kimlik seçiminde tasarrufu yoktur.”⁹ Bu, insanın kimliğini tümüyle reddetmesi gerektiği anlamına gelmez; ancak kimliği nihai anlam kaynağına dönüştürmemek gerekir. 


Çünkü kimlik, hakikat değil, başlangıç noktasıdır. İnsanın varoluş serüveni, kimlikle başlar; ama onunla bitmez.



II. KİŞİLİK: PSİKOLOJİK VE BİYOLOJİK KATMAN


Kimlik, insanın doğduğu çevreden aldığı bir kalıptı; kişilik ise o kalıbın içini dolduran ruhtur. Kişilik, insanın doğuştan getirdiği mizacı ile yaşam boyu geliştirdiği tutumlarının bileşimidir. 


Freud’un psikanalitik modelinde kişilik; id, ego ve süperego arasındaki gerilim alanıdır.¹⁰ Bu üçlü yapı, insanın hem içgüdüsel hem toplumsal hem de ahlaki yönlerini temsil eder.


Freud’un id dediği dürtüsel benlik, insanın biyolojik varlığını korumaya yöneliktir; süperego toplumsal ve ahlaki normların içselleştirilmiş biçimidir; ego ise bu iki uç arasında denge kurmaya çalışan bilinçtir. Bu yapıyı dikkatle okuyan biri, Cündioğlu’nun “kişilik, insanın iç iklimidir” tanımını hatırlayacaktır.¹¹


Psikolojiye göre kimlik “biz” bilincidir, kişilik ise “ben” bilinci. Kişilik, insanın içgüdüleriyle toplumun baskıları arasında geliştirdiği bir denge politikasıdır. Fakat modern çağda bu denge çoğu zaman “maskeye” dönüşür. Jung’un deyimiyle insan “persona”sıyla yaşamaya başlar; yani dış dünyaya sunduğu yapay benlikle.¹²


Kişilik bu noktada bir savunma sistemine dönüşür. İnsan, kırılgan özünü koruyabilmek için rol yapar, kendini saklar, konforlu bir maske takar. Freud’un “bilinçdışı bastırma” dediği olgu, işte bu maskenin görünmez enerjisidir. Jung’a göre ise kişilik, “kendiliğe ulaşmak için geçilmesi gereken bir kabuktur.”¹³


Batı düşüncesinde kişiliğin “bütünleşme” süreci olarak ele alınışı, özellikle Carl Gustav Jung’un bireyleşme (individuation) kavramında somutlaşır. Jung’a göre insan, bilinçdışındaki gölge yönleriyle yüzleşmeden kendilik bütünlüğüne ulaşamaz. 


Bu noktada İbn Arabî’nin “kendini bilmeyen Rabbini bilemez” sözüyle Jung’un “gölgeyle yüzleşmeden aydınlığa varılamaz” ilkesi aynı hakikati dile getirir.


İnsanın kişiliği, bu anlamda bir psikolojik savaş alanıdır. Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde kişilik, “öz-gerçekleşme” basamağına ulaşmak için bir merdivendir.¹⁴ Ancak bu merdiven, bireyin dürüstlüğüne bağlıdır. İnsan kendi iç karanlığını inkâr ettiği sürece, kişiliği büyümez; sadece kabuğu kalınlaşır.


Cündioğlu, bu kabuğu “nefsin zırhı” olarak tanımlar.¹⁵ Bu zırh insanı korur ama aynı zamanda hapseder. Çünkü her savunma, bir sınırdır; her sınır, bir yoksunluk. 


Mevlânâ’nın ifadesiyle “Kabuğunu kırmayan özüne ulaşamaz.” Kişilik, insanın nefsine biçtiği biçimdir; ama biçim, özün taşıyıcısı olduğu sürece anlamlıdır.


Freud’un bireyi sadece dürtülerin çatışması olarak gören indirgemeci yaklaşımı, Doğu’nun tasavvufî anlayışında “nefs” kavramıyla tamamlanır. 


Nefs de tıpkı Freud’un “id”i gibi arzuların merkezidir; ama İslâm düşüncesinde bu merkez, terbiye edilerek “kalp gözüne” dönüştürülebilir. 


Gazâlî, nefs terbiyesini “kişiliğin arınması” olarak tanımlar.¹⁶ Bu, bir bastırma değil, bir dönüştürmedir.


Psikanaliz, insanı anlamaya çalışırken içgüdülere; tasavvuf, insanı kurtarmaya çalışırken kalbe yönelir. Bu iki yön, aynı insanın iki yüzüdür. Batı insanı “neden böyleyim?” diye sorarken; Doğu insanı “nasıl temizlenirim?” diye sorar. İlki analitiktir, ikincisi dönüştürücü. Ama nihai hedef aynıdır: kendini bilmek.


Kişiliğin olgunlaşması, insanın kendi gölgesini tanımasıyla başlar. Jung’a göre gölgeyle yüzleşmeyen insan, başkalarının gölgesinde yaşar. 


İbn Arabî ise “Her insan kendi sûretinde Rabbini seyreder” der.¹⁷ Bu iki düşünce, Batı ve Doğu’nun birbirine dokunduğu noktadır: kendini tanımayan, Tanrı’yı tanımaz.


Kişiliğin olgunluğu, insanın iç çatışmalarını inkâr etmemesinde gizlidir. Modern psikoloji bunu “entegrasyon”, tasavvuf “tevhid” olarak adlandırır. Her ikisi de birliğe işaret eder. Kişilik, bu anlamda bir “tevhid laboratuvarı”dır; içteki parçaları birleştirme çabasıdır.



III. KENDİLİK: ONTOLOJİK KATMAN


Kendilik, insanın varlığının çekirdeğidir. Kimlik dışarıdadır, kişilik içtedir; ama kendilik, özdedir. Cündioğlu bu farkı şöyle özetler: “Kimlik doğuştan, kişilik sonradan, kendilik sonsuzdandır.”¹⁸


Kendilik, insanın “ben” dediği şeyin ötesindeki hakikattir. Bu hakikat, ne toplumsal bir rol, ne psikolojik bir kimliktir. 


O, varlığın kaynağıyla kurulan ontolojik bağdır. İbn Arabî, bu bağı “vahdet-i vücud” öğretisiyle temellendirir: insan, Tanrı’nın aynasıdır; ama bu aynanın parlaması, tozlarından arınmasına bağlıdır.¹⁹


Batı felsefesinde bu anlayış, Nietzsche’nin “üstinsan” idealinde yankı bulur. Nietzsche’ye göre insan, “kendi üzerine köprü kurabilen tek varlıktır.”²⁰ Bu köprü, kimlikten ve kişilikten kendiliğe geçişin metaforudur. İnsan, kendi içindeki putları yıkarak özgürleşir. 


Nietzsche’nin “Tanrı öldü” sözü, aslında insanın dışsal otoritelerden kurtularak kendi içsel Tanrısallığını keşfetme çağrısıdır.


Doğu’da ise Mevlânâ, aynı özgürleşmeyi “hamdım, piştim, yandım” formülüyle anlatır. Bu üç hâl, kimlikten kişiliğe, oradan kendiliğe geçişin ruhsal izdüşümüdür. 


Yunus Emre’nin “Bir ben vardır bende, benden içeri” sözü, bu ontolojik derinliğin en yalın ifadesidir.


Kendilik, insanın “varlığının bilinci”dir. Cündioğlu, “Kendilik farkındalığı, insanın hem Rabbine hem de nefsine aynı anda ayna tutmasıdır” der.²¹ Bu aynada yalan, maske ve kimlik kalıpları erir. Kalan yalnızca saf varoluştur.


Erich Fromm’un “sahip olmak” ile “olmak” ayrımı, bu noktada önem kazanır. Fromm’a göre modern insan sahip olduklarıyla kendini tanımlar; oysa gerçek varoluş, “olmak” hâlindedir.²² Kendilik, işte bu “olma” hâlinin bilincidir.


Maslow’un piramidinde en üstte yer alan “kendini gerçekleştirme”, tasavvufun “fenâfillah” kavramına denk düşer.²³ Her ikisi de benliğin sınırlarını aşmayı, daha yüce bir bütünle birleşmeyi anlatır. 


Ancak modern psikolojinin “kendini gerçekleştirme”si çoğu zaman bireyci bir tatmin olarak kalır; oysa tasavvufî anlamda kendilik, “ben”in eriyip “biz”de değil, “Bir”de kaybolmasıdır.


Bu aşamada insan artık kimliğini ve kişiliğini birer elbise gibi çıkarır. Kimliğin sınırlarını, kişiliğin maskelerini geride bırakır. Gazâlî’nin ifadesiyle “nefsini bilen, Rabbini bilir.”²⁴ Çünkü kendiliğe varmak, insanın içindeki ilahî nefesi tanımasıdır.


Kendiliğe ulaşan insan, ne Doğuludur ne Batılı; ne erkek ne dişi; ne kimlikli ne kimliksizlikte. O, yalnızca “insan”dır. İnsanın hakikati, işte bu yalınlıkta gizlidir.



IV. BİR KENDİLİK MANİFESTOSU


İnsan varoluşunun üç katmanı birbirini tamamlar: Kimlik toplumsal bağları, kişilik psikolojik dengeyi, kendilik ontolojik hakikati temsil eder. 


Modern insanın görevi, kimliğin zincirlerinden ve kişiliğin maskelerinden sıyrılarak kendiliğe ulaşmaktır.


Bu süreç, hem Batı’nın analitik düşüncesi hem de Doğu’nun tasavvufi öğretileriyle desteklenir. 


Kendilik farkındalığı, insanın hakikate eriştiği, özgür ve sorumlu varoluşunun simgesidir.


Biz, kimliğin gürültüsünde kendimizi unuttuk.


Biz, kişiliğin maskelerinde ruhumuzu kaybettik.


Oysa insan, ne kimliğidir ne kişiliği; insan, kendiliğidir.


Kendilik, insanın Tanrı’ya açılan kapısıdır.


Kimliğin zincirlerinden, kişiliğin perdelerinden geçmeden bu kapı açılmaz.


O kapı, ne batıdadır ne doğuda — o kapı, insanın kalbindedir.


Kendiliğin sesi, ne millîdir ne mezhebî; o ses, insanın içindeki hakikatin sesidir.


Bu ses, Yunus’un “gel gör beni aşk neyledi” deyişinde, Mevlânâ’nın “neyin iniltisinde”, yankılanır.


Kimliklerimiz büyüdü, kendiliğimiz küçüldü.


Oysa insanın kurtuluşu, kimliğin gururunda değil, kendiliğin tevazusundadır.


Kendilik, sessizlikte doğar.


Orada artık aidiyet yoktur; orada yalnızca varlık vardır.


Kimlikler, ideolojiler, sınırlar, etiketler orada çözülür.


Kalan yalnızca hakikat olur.


Bu yüzden bu metin bir çağrıdır:


Kimlikten sıyrıl, kişiliğini arındır, kendiliğini bul.


Çünkü insan, ancak kendiliğinde özgürdür.


Ve özgür insan, Tanrı’nın en güzel eseridir.




DİPNOTLAR


1. Arthur Schopenhauer, Parerga ve Paralipomena, çev. Ahmet Aydoğan, İstanbul: Say Yayınları, 2015, s. 92.



2. Dücane Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, İstanbul: Kapı Yayınları, 2021, s. 45.



3. Auguste Comte, Pozitif Felsefe Dersleri, çev. Mehmet Karasan, Ankara: İmge Yayınları, 2018, s. 88.



4. Schopenhauer, Parerga ve Paralipomena, s. 93.



5. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 47.



6. Amin Maalouf, Ölümcül Kimlikler, çev. Aysel Bora, İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2012, s. 12.



7. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 52.



8. Michel Foucault, Hapishanenin Doğuşu, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Yayınları, 2014, s. 201.



9. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 53.



10. Sigmund Freud, Psikanaliz Üzerine Dersler, çev. Selçuk Budak, İstanbul: Say Yayınları, 2017, s. 41.



11. Dücane Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 61.



12. Carl Gustav Jung, İnsan ve Sembolleri, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul: Say Yayınları, 2015, s. 78.



13. Jung, İnsan ve Sembolleri, s. 82.



14. Abraham Maslow, İnsan Olmanın Psikolojisi, çev. H. Koray Sönmez, İstanbul: Kuraldışı Yayınları, 2019, s. 134.



15. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 68.



16. İmam Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Yayınları, 2016, c. II, s. 47.



17. Muhyiddin İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, çev. Ekrem Demirli, İstanbul: Litera Yayıncılık, 2013, c. I, s. 98.



18. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 73.



19. İbn Arabî, Fütûhât-ı Mekkiyye, c. II, s. 212.



20. Friedrich Nietzsche, Böyle Buyurdu Zerdüşt, çev. Ahmet Cemal, İstanbul: Cem Yayınevi, 2019, s. 44.



21. Cündioğlu, Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine, s. 89.



22. Erich Fromm, Sahip Olmak ya da Olmak, çev. Aydın Arıtan, İstanbul: Arıtan Yayınları, 2015, s. 57.



23. Maslow, İnsan Olmanın Psikolojisi, s. 139.



24. Gazâlî, İhyâ-u Ulûmiddîn, c. II, s. 53.



KAYNAKÇA (APA – Türkçe)


Cündioğlu, D. (2021). Kimlik, Kişilik, Kendilik Üzerine. İstanbul: Kapı Yayınları.


Comte, A. (2018). Pozitif Felsefe Dersleri (M. Karasan, Çev.). Ankara: İmge Yayınları.


Foucault, M. (2014). Hapishanenin Doğuşu (M. A. Kılıçbay, Çev.). Ankara: İmge Yayınları.


Fromm, E. (2015). Sahip Olmak ya da Olmak (A. Arıtan, Çev.). İstanbul: Arıtan Yayınları.


Freud, S. (2017). Psikanaliz Üzerine Dersler (S. Budak, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.


Gazâlî, İ. (2016). İhyâ-u Ulûmiddîn (A. Serdaroğlu, Çev.). İstanbul: Bedir Yayınları.


İbn Arabî, M. (2013). Fütûhât-ı Mekkiyye (E. Demirli, Çev.). İstanbul: Litera Yayıncılık.


Jung, C. G. (2015). İnsan ve Sembolleri (M. Harmancı, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.


Maalouf, A. (2012). Ölümcül Kimlikler (A. Bora, Çev.). İstanbul: Yapı Kredi Yayınları.


Maslow, A. (2019). İnsan Olmanın Psikolojisi (H. K. Sönmez, Çev.). İstanbul: Kuraldışı Yayınları.


Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî. (2017). Mesnevî (A. Gölpınarlı, Çev.). İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.


Nietzsche, F. (2019). Böyle Buyurdu Zerdüşt (A. Cemal, Çev.). İstanbul: Cem Yayınevi.


Schopenhauer, A. (2015). Parerga ve Paralipomena (A. Aydoğan, Çev.). İstanbul: Say Yayınları.


Yunus Emre. (2018). Divan ve Risaletü’n-Nushiyye. İstanbul: Dergâh Yayınları.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...