Ana içeriğe atla

Sumud ve Suskunlar

Sessizliğin Suçu: Gazze Soykırımı Karşısında Türkiye’nin Seküler ve Dindar Cemiyetlerinin Vicdani İmtihanı


Özet


Gazze’de 2023–2025 yılları arasında yaşanan insanlık trajedisi, yalnızca İsrail’in askeri saldırılarının bir sonucu değil; aynı zamanda küresel toplumun sessizliğinin, korkaklığının ve çıkar temelli ahlakının bir göstergesidir. 


Bu makale, Türkiye özelinde hem seküler hem de dini çevrelerin bu soykırıma karşı yeterli duyarlılığı sergileyememesini sosyolojik, kültürel ve teolojik bağlamda incelemektedir. 


Diyanet’ten tarikatlara, kültür-sanat çevrelerinden medya elitlerine kadar geniş bir yelpazede görülen bu sessizlik, yalnızca politik bir tavırsızlık değil; ahlaki bir çöküştür. 


Buna karşın, “Sumud Filosuna” katılan Türk aktivistlerin Gazze’ye yönelik ablukayı kırma yönündeki eylemleri, bireysel vicdanın kurumsal korkaklığa galebe çaldığı örnek bir direniş biçimi olarak ele alınmaktadır. 


1. Giriş


Gazze, 21. yüzyılın en çıplak insanlık utancıdır. Her bomba düştüğünde, yalnızca çocuklar ölmedi; insanlığın da bir parçası gömüldü. 


Bu çağ, yüksek teknolojili cinayetlerin ve düşük vicdanlı medeniyetlerin çağıdır. 


Ancak asıl trajedi, yalnızca katilin eyleminde değil; seyircinin sessizliğindedir. 


Türkiye gibi, hem İslam coğrafyasının kalbinde yer alan hem de mazlum milletlerin tarihsel sözcülüğünü yapmış bir ülkenin bu süreçteki duruşu, ahlaki, siyasi ve toplumsal anlamda incelenmeye muhtaçtır. 


Çünkü Türkiye’nin Gazze’ye karşı gösterdiği duyarlılık, toplumun tüm kesimlerinde eşit dağılmamış; bilakis bazı çevrelerde şaşırtıcı bir sessizlik ve ilgisizlik gözlemlenmiştir.


Seküler kültür dünyası, sanat çevreleri, akademik kurumlar ve liberal medya kanatları, adeta Batı’daki benzer elitlerin reflekslerini taklit edercesine “denge” ve “tarafsızlık” adına sessiz kalmış; diğer yandan dini cemaatler, tarikatlar ve Diyanet kurumsal bir sorumluluk sergileyememiştir. 


Bu sessizlik, hem entelektüel hem de ahlaki bakımdan bir çöküştür. 


Fakat bu sessizliğin ortasında “Sumud Filosuna” katılan Türk aktivistler, bireysel ahlakın ve sivil cesaretin unutulmuş anlamını yeniden hatırlatmıştır.


2. Kavramsal ve Teorik Çerçeve


Bu çerçevede Türkiye’nin Gazze konusundaki pasifliği, sadece politik bir geri duruş değil, kolektif vicdanın zayıflamasıdır.


İslam düşüncesinde ise adalet, “kâinattaki dengeyi korumak”tır. 


Kur’an’da “Zulme meyletmeyin, yoksa ateş size dokunur.” (Hud, 11/113) buyruğu, pasifliğin dahi zulme ortaklık olduğunu vurgular. İzzetbegoviç’in ifadesiyle, “Müslüman, adaletin olmadığı yerde sükût eden değil, adaleti ayakta tutmak için direnen insandır.” 


Bu bağlamda sessizlik, İslam ahlakında bir erdem değil; bir suçtur.


3. Türkiye’de Seküler Çevrelerin Sessizliği


Türkiye’nin seküler elitleri, medya ve sanat çevreleri büyük oranda evrensel insan hakları, barış ve anti-sömürgeci duruş temaları etrafında söylem üretmeyi sever. Ancak Gazze konusunda genel bir çekingenlik gözlendi.


Türkiye’nin kültür-sanat, akademi ve medya dünyasında Gazze’ye yönelik sessizlik, yalnızca politik korkularla değil; derin bir zihinsel dönüşümle ilgilidir. 


Batı’nın insan hakları söylemini taklit eden ancak aynı Batı’nın Filistin’deki barbarlığını görmezden gelen seküler çevreler, evrensel değerlerin değil; küresel ikiyüzlülüğün taşıyıcısı hâline gelmiştir.


Sanat dünyasında, “sanatın politikaya karışmaması gerektiği” gerekçesiyle suskun kalmak, aslında konforlu bir ahlak biçimidir. 


Bu tavır, 20. yüzyılın faşist rejimlerinde “seyirci entelektüellerin” takındığı tavırla benzerdir. 


Sanatın ahlaki görevi, insanın acısına tanıklık etmektir; susmak değil. 


Kültür-sanat çevrelerinin sessizliğinin ardında, Batı merkezli meşruiyet ağlarına olan entelektüel bağımlılık yatmaktadır. .


Uluslararası fonlar, festivaller ve akademik ilişkiler, birçok entelektüelin “antisemitizm” suçlamasından çekinmesine yol açmıştır (Demir, 2024). 


Bu korku, ahlaki cesareti felce uğratmıştır.


“Sessizlik, bazen sanat değildir; bazen sadece korkudur.”


Gazze’de ölen çocuklara duyarsız kalan bir sanat anlayışı, estetiğini vicdanın üzerine inşa etmiş değildir. 


Bu durum, Türk entelektüelinin “Batı onayına” olan bağımlılığının da bir göstergesidir.


Aslında etik ve entelektüel bir tutarsızlığa işaret eder: İnsan hakları evrenseldir, Gazze’deki çocuk da Ukrayna’daki kadar değerlidir.


İdeolojik Yorgunluk ve Kimlik Çatışması


Seküler çevrelerde Filistin meselesi uzun yıllardır “İslamcı siyasetin meselesi” olarak kodlanmıştır. 


Bu nedenle, Filistin’e destek açıklaması yapmak, bazı sanatçılar için “iktidar destekçiliği” anlamına gelmektedir. 


Böylece ideolojik önyargı, insanî refleksi bastırmıştır.


Bu tutum, entelektüel dürüstlükle değil, politik hesapla ilgilidir.


Nazım Hikmet, “Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür / ve bir orman gibi kardeşçesine” derken, suskun sanatçıların değil, vicdan sahibi halkların sesini kastetmiştir.


4. Dini Cemaatler, Tarikatlar ve Diyanet’in Pasifliği


Dini cemaatler ve Diyanet kurumu, Türkiye’nin manevi vicdanının kurumsal temsilcileridir. 


Ancak Gazze konusunda sergilenen sessizlik, bu kurumların ahlaki otoritesini ciddi biçimde zedelemiştir. 


Oysa Said Nursi, “Müminin kalbi ümmetin kalbidir; bir azanın acısı hissedilmezse, iman noksandır.” der. 


Bugün Filistin’deki zulüm karşısında sükût eden her cemaat, kendi kalp atışlarını yitirmektedir. 


Dini yapılar, politik kaygılarla, iktidarla ilişkilerini zedelememek adına sessiz kalmakta; böylece zulme dolaylı ortaklık etmektedir.


İzzetbegoviç bu durumu şöyle özetler: “Allah, zalimlerden önce, zalimlere sessiz kalanlardan hesap soracaktır.” 


Bu sessizlik, “tağut düzenine karşı cihad” retoriğini sürekli dillendiren dini yapılar için büyük bir ahlaki çelişkidir.


5. Toplumsal Duyarsızlık ve Dijital Vicdansızlık


Toplumun geniş kesimlerinde de Filistin duyarlılığı, sosyal medya tepkilerinden öteye geçememiştir. 


Dijital aktivizm, gerçek bir eylemin yerine geçmeye başlamış; “retweet edilen vicdanlar” hakikatin üzerini örtmüştür. 


Bu durum, Hannah Arendt’in “kötülüğün sıradanlığı” kavramını hatırlatır: İnsanlar artık kötülüğe katılmak için eylemde bulunmaz; sadece eylemsiz kalarak katkıda bulunurlar.


6. Ahlaki Kahramanlık: Sumud Filosuna Katılan Türk Aktivistler


Bu karanlık sessizliğin ortasında, Sumud Filosuna katılan Türk aktivistler birer ahlaki kahraman olarak öne çıkmıştır. 


“Sumud” kelimesi Arapça’da “direnç, sebat, dik duruş” anlamına gelir. Bu filo, Gazze’ye uygulanan deniz ablukasını kırmak için yola çıkan bir vicdan gemisidir. 


Türkiye’den katılan aktivistler —gazeteciler, doktorlar, gönüllüler, gençler— hiçbir politik çıkar gütmeden, yalnızca insanlık onuru için yola çıkmıştır.


Bu bireyler, İslam ahlakının en saf tezahürünü temsil eder: 


“Mazlumun yanında olmak, zalimin karşısında durmak.” 


Onlar, devletin diplomatik söylemiyle yetinmeyip, eyleme geçen vicdanlardır. 


Sumud Filosuna katılmak, yalnızca bir deniz yolculuğu değil; ahlaki bir seferdir.


Kur’an’ın şu ayeti, bu eylemin ruhunu özetler:


“Kim bir canı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibidir.” (Maide, 5/32)


Bu Türk aktivistler, vicdanın ulus sınırlarını aşabileceğini, İslam’ın “ümmet bilinci”nin hâlâ diri olduğunu göstermiştir. 


Onların eylemi, hem seküler konfor alanına hem de dini yapısal korkaklığa verilmiş bir cevaptır:


“Vicdan, en yüksek cihaddır.”


7. Batı Protestoları ile Kıyas


Batı’da, özellikle ABD ve Avrupa üniversitelerinde Gazze için düzenlenen protestolar, beklenmedik biçimde güçlü olmuştur. 


Oxford, Harvard, Columbia gibi üniversitelerde binlerce öğrenci kampüsleri işgal etmiş, polis müdahalesine rağmen geri adım atmamıştır.


Ne ironiktir ki, Türkiye gibi Müslüman kimliğiyle övünen bir ülkede bu ölçekte bir toplumsal hareket görülmemiştir. 


Oysa “adalet” sadece Filistinlinin değil, insanın meselesidir. Batı’daki bu protestolar, seküler bir vicdanın hâlâ var olabileceğini gösterirken; Türkiye’deki sessizlik, dini bir toplumun dahi vicdanını yitirme tehlikesini ortaya koymuştur.


8. Sonuç: Sessizliğin Suçu, Vicdanın Direnişi


Gazze karşısında Türkiye toplumunun sergilediği sessizlik, vicdanın toplumsal güç olmaktan çıkmasıdır. 


Bu, kültürel (Batı’ya entelektüel bağımlılık), dini (çıkar merkezli konformizm) ve toplumsal (dijitalleşmiş vicdan) olmak üzere üç katmanlı bir krizin sonucudur.


"Gazze, Türkiye’nin aynasıdır; o aynada suskun bir vicdan, yorgun bir medeniyet ve kaybolmuş bir ahlak görülmektedir."


Gazze soykırımı, yalnızca bir dış politika meselesi değil; Türkiye’nin kendi iç ahlak aynasıdır. 


Seküler çevrelerin konformizmi, dini yapıların korkaklığı, halkın dijital konforu —tüm bunlar birer ahlaki çürümeye işaret eder. 


Ancak her çağda, az da olsa vicdanla hareket edenler vardır. 


Bugün bu isimler, Sumud Filosuna katılan Türk aktivistlerdir.


Onlar, tarihin yazılmadığı satır aralarında, “vicdanın kahramanları” olarak anılacaktır.


Çünkü onlar, Bediüzzaman’ın şu sözüyle yaşamışlardır:


“İman hem nurdur, hem kuvvettir. Hakiki imanı elde eden adam, kâinata meydan okuyabilir.”


Ve Aliya İzzetbegoviç’in çağrısına kulak vermişlerdir:


“Doğru yolda ol, ama yalnız olmayı göze al.”


Gazze, yalnızca bir şehir değil; insanlığın vicdan terazisidir.


Bu terazide Türkiye toplumunun kimi kesimleri ağır bir sınavda sınıfta kalmıştır.


Ama hâlâ umut vardır — çünkü bir tek insanın cesareti, bin kurumun sessizliğini bastırabilir.


Kaynakça


Arendt, H. (1963). Eichmann in Jerusalem: A Report on the Banality of Evil. Viking Press.


Durkheim, E. (1912). The Elementary Forms of Religious Life. Free Press.


İzzetbegoviç, A. (1994). Doğu ve Batı Arasında İslam. Kültür Yayınları.


Mevdudi, E. A. (1988). İslam’da İnsan ve Devlet. Pınar Yayınları.


Nursi, S. (2011). Sözler. Yeni Asya Neşriyat.


Weber, M. (1922). Economy and Society. University of California Press.


“Sumud Flotilla.” (2024). International Solidarity Movement Report.


Diyanet İşleri Başkanlığı Hutbe Arşivi (2023–2024).


Türkiye Kültür Sanat Kurumu (2024). Gazze’ye Sessizlik: Sanat ve Vicdan Raporu.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...