TÜRK DIŞ POLİTİKASININ ÇELİK KANATLI GÖNÜL GÜCÜ
Sesli Özet ➡️https://youtu.be/-_EKN6NQcQA?si=EYyCY4GQK_0AsD-x
I. GİRİŞ: VARLIK SANCISINDAN VAROLUŞSAL HAKİKATE YOLCULUK
Devlet, soğuk bürokratik bir mekanizmadan, imzalanan kağıt parçalarından veya sınır taşlarından ibaret değildir.
Devlet, bilhassa binlerce yıllık bir yürüyüşün temsilcisi olan Türk Devleti, kolektif bir ruhun, tarihsel bir hafızanın ve ontolojik bir hayatta kalma (beka) içgüdüsünün ete kemiğe bürünmüş halidir.
Tarihin sisli vadilerinden süzülüp gelen "Devlet Aklı", zaman zaman uykuya dalsa, zaman zaman travmatik darbelerle sersemlese de, özündeki o kadim ateşi, yani "nizam-ı alem" arzusunu asla söndürmemiştir.
Bu makale: Çok Boyutlu Diplomasi" başlığı altında tasnif edilen ve teknik bir dış politika stratejisi gibi sunulan süreç, hakikatte bir milletin kendi gölgesiyle barışması, tarihsel yalnızlığını "değerli" bir bilgeliğe dönüştürmesi ve coğrafyaya küskünlüğünü bitirip, ona yeniden bir "Diriliş" ruhuyla sarılmasının destansı hikayesidir.
Bu makale, modern Türk dış politikasının bu dönüşümünü, salt istatistiki verilerin veya konjonktürel manevraların ötesinde, devletin ruhsal serüveni üzerinden okumayı amaçlamaktadır.
Zira rakamlar unutulur, anlaşmalar eskir; ancak bir devletin varoluşsal (ontolojik) duruşu, nesiller boyu süren bir yankı bırakır.
20. yüzyılın başında imparatorluğunu kaybeden, "Hasta Adam" yaftasıyla ameliyat masasına yatırılan ve Anadolu’ya sıkışarak hayatta kalmaya çalışan o trajik öznenin, 21. yüzyılda nasıl olup da kıtalar aşan bir diplomasi ağı ördüğü, sadece siyaset biliminin değil, tarih felsefesinin ve sosyal psikolojinin de konusudur.
Çok boyutlu diplomasi, bu bağlamda, bir "tercih" değil, bir "kaderin" tecellisidir.
Devlet Aklı, uzun süren bir savunma psikolojisinden, yani kendi varlığını koruma kaygısından sıyrılıp, varlığını başkalarının varlığıyla anlamlandıran, koruyan ve genişleten bir "özgüven" inşasına girişmiştir.
Bu süreç sancılıdır, dramatiktir ve bedellerle doludur.
Ancak "Diriliş", zaten küllerinden doğmayı gerektirir ve her doğum, doğası gereği kanlı ve acılıdır.
II. DEVLET AKLININ HAFIZASI: TRAJİK YALNIZLIK VE SÜREKLİLİK
2.1. İmparatorluk Bakiyesi Olmanın Melankolisi
Türk dış politikasının kodlarını çözmek için, öncelikle devletin bilinçaltındaki o derin "hüzne" dokunmak gerekir.
İmparatorluğun tasfiyesi, sadece toprak kaybı değildir; o, bir "dünya tasavvurunun" çöküşüdür.
Balkanlar’dan Ortadoğu’ya, Kafkasya’dan Kuzey Afrika’ya kadar uzanan coğrafyadan çekilmek zorunda kalmak, Devlet Aklı’nda "uzuv kesilmesi" (phantom limb) sendromuna benzer bir travma yaratmıştır.
Kesilen kolun acısının hala hissedilmesi gibi, devlet de yüzyıl boyunca terk etmek zorunda kaldığı coğrafyaların sızısını "güvenlik tehdidi" olarak kodlamıştır.
Cumhuriyetin ilk dönemlerinde benimsenen "Yurtta Sulh, Cihanda Sulh" ilkesi, aslında bu trajik travmanın bir sonucudur.
Devlet, yaralarını sarmak için "içe kapanmayı", dışarıdaki fırtınalardan korunmak için pencerelerini kapatmayı seçmiştir.
Bu, o dönem için hayati bir "beka" stratejisidir. Ancak zamanla bu koruma içgüdüsü, ontolojik bir güvensizliğe dönüşmüştür.
Sınırın ötesi, işbirliği yapılacak bir alan değil, her an ihanete uğranabilecek bir tehdit havzası olarak algılanmıştır.
"Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" sözü, bu yalnızlığın ve güvensizliğin kristalize olmuş halidir.
2.2. Soğuk Savaşın Dondurucu Etkisi ve Eksen Bağımlılığı
İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan iki kutuplu dünya düzeni, Türk Devlet Aklı için hem bir sığınak hem de bir hapishane olmuştur.
Sovyet tehdidi karşısında NATO şemsiyesine girmek, "varoluşsal" bir zorunluluk olarak görülmüştür.
Ancak bu tercih, trajik bir bedeli de beraberinde getirmiştir: "Stratejik Otonomi"nin kaybı.
Türkiye, on yıllar boyunca Batı ittifakının sadık bir "kanat ülkesi", bir "ileri karakolu" rolüne hapsolmuştur.
Bu dönemde diplomasi, Ankara’da kurgulanan değil, Brüksel veya Washington’da yazılan senaryoların tatbik edilmesinden ibaret kalmıştır.
Devlet Aklı, kendi tarihsel derinliğine ve coğrafi zenginliğine yabancılaşmıştır. Ortadoğu bataklık, Afrika bilinmez, Asya ise uzak bir hatıra olarak kodlanmıştır.
Bu, bir devletin kendi tarihinden koparılması, hafızasının silinmesi anlamına gelen "ontolojik bir krizdir".
Kıbrıs Barış Harekatı sırasında karşılaşılan ambargolar ve müttefiklerin ihaneti, bu uykudan uyanışın ilk sarsıcı, dramatik alarmları olmuştur.
Devlet, o an anlamıştır ki; ödünç alınmış güçle "Diriliş" olmaz.
III. DİRİLİŞİN MANTIĞI: EKSEN TARTIŞMALARINDAN MERKEZ ÜLKE İDDİASINA
3.1. Pasif Nesne'den Kurucu Özne'ye Geçiş
21.yüzyılın başı, Türk dış politikasında tektonik bir kaymanın, bir zihniyet devriminin miladıdır.
Devlet Aklı, artık kendisine biçilen "köprü" rolünü reddetmiştir. Köprü, üzerinden geçilen, çiğnenen ve sabit duran bir nesnedir.
Oysa Türkiye, tarihsel ve coğrafi derinliğiyle bir "merkez" olma iddiasını taşımaktadır.
Çok boyutlu diplomasi, işte bu "özne" olma iradesinin diplomatik sahneye yansımasıdır.
Bu yeni dönemde, "eksen kayması" eleştirileri, aslında Batı merkezli okumanın bir hezeyanıdır.
Türkiye, eksenini Doğu'ya veya Batı'ya kaydırmamış; bilakis, kendi eksenini inşa ederek, pergelin sabit ayağını Ankara'ya saplamış, diğer ayağıyla tüm dünyayı dolaşmaya başlamıştır.
Bu, ontolojik bir özgürleşmedir.
Artık Moskova ile enerji konuşurken Washington ile güvenliği, Tahran ile ticareti konuşurken Brüksel ile demokrasiyi müzakere edebilen; çelişkileri yönetebilen, karmaşadan düzen çıkarabilen bir "oyun kurucu" akıl devrededir.
3.2. Trajik Olanın Güce Dönüşümü: Krizlerden Doğan Fırsatlar
Modern Türk diplomasisinin en dramatik özelliği, krizleri birer kaldıraç olarak kullanabilme yeteneğidir.
Suriye iç savaşı, mülteci krizi, Doğu Akdeniz’deki kuşatma girişimleri veya terör tehdidi...
Her biri, devleti yıkabilecek potansiyeldeki bu "trajik" olaylar, Devlet Aklı’nın elinde birer "diplomatik enstrümana" dönüşmüştür.
Suriye sahasında askeri güç kullanımı ile Cenevre ve Astana süreçlerindeki diplomatik manevralar, "sahada ve masada güçlü Türkiye" doktrininin kanla ve terle yazılmış ispatıdır.
Devlet, artık sadece kınayan, endişe bildiren bir gözlemci değil; sahadaki gerçekliği (de facto) değiştiren, gerektiğinde "sert gücünü" (hard power) gösteren, gerektiğinde "yumuşak gücüyle" (soft power) gönülleri fetheden hibrit bir aktördür.
Bu dönüşüm, devletin "beka" kaygısını, aktif bir savunma hattına, yani sınırların ötesinde başlayan bir güvenlik mimarisine taşımıştır.
IV. GÖNÜL COĞRAFYASININ İNŞASI: İNSANİ DİPLOMASİNİN DRAMATİK YÜZÜ
4.1. Vicdanın Diplomasisi ve Unutulanların Hatırlanması
Realist uluslararası ilişkiler teorileri, devletlerin sadece "çıkar" peşinde koştuğunu vaaz eder.
Ancak Türk Devlet Aklı’nın son dönemdeki "Çok Boyutlu Diplomasi" pratiği, bu soğuk teorilere "vicdan" ve "merhamet" kavramlarını aşılayarak, literatüre dramatik bir şerh düşmüştür.
TİKA, Kızılay, AFAD, Yunus Emre Enstitüsü ve Maarif Vakfı gibi kurumlar, bu vicdanın kurumsallaşmış halleridir.
Somali’de, herkesin terk ettiği bir başkentte, kurşunların gölgesinde hastane inşa etmek; Arakan’da, dünyanın görmezden geldiği mazlumların çığlığına ses vermek; Balkanlar’da, yıkılan bir Osmanlı köprüsünü onarmak...
Bunlar sadece yardım faaliyeti değildir. Bunlar, Devlet Aklı’nın "biz buradayız ve sizi unutmadık" deme şeklidir.
Bu, tarihsel hafızanın "dirilişi"dir. Somali’nin kaderini değiştiren Türkiye müdahalesi, Afrika boynuzunda sadece binaları değil, bir milletin umudunu da onarmıştır.
Bu durum, Türkiye’ye klasik diplomasinin, paranın veya silahın sağlayamayacağı bir "Gönül Gücü" (Heart Power) kazandırmıştır.
4.2. Kültürel Genişleme ve Medeniyet İddiası
Çok boyutlu diplomasi, aynı zamanda kültürel sınırların genişlemesidir.
Türk dizilerinin Latin Amerika’dan Asya steplerine kadar izlenmesi, Türk Hava Yolları’nın (THY) dünyanın en çok noktasına uçan havayolu olması, sadece ticari başarılar değildir.
THY’nin her iniş kalkışı, devletin bayrağını, prestijini ve "her yerde olma" iradesini o coğrafyaya taşır.
Bu süreçte, "Türk Dünyası" ile kurulan ilişkiler, romantik bir turancılık hayalinden çıkıp, Türk Devletleri Teşkilatı (TDT) gibi somut, stratejik ve jeopolitik bir yapıya bürünmüştür.
Karabağ Zaferi, bu birliğin sadece kültürel değil, askeri ve stratejik sonuçlar da doğurabileceğinin en dramatik kanıtı olmuştur.
Devlet Aklı, Asya’daki kökleriyle yeniden buluşmuş, bu buluşmayı da "Diriliş"in jeopolitik motoruna dönüştürmüştür.
V. SERT GÜCÜN ONTOLOJİSİ: SAVUNMA SANAYİİ VE BAĞIMSIZLIK MÜCADELESİ
5.1. Muhtaçlıktan Üreten Güce: Bir Onur Meselesi
Türk dış politikasının "Çok Boyutlu" hale gelmesinin en büyük teminatı, şüphesiz yerli ve milli savunma sanayiindeki devrimdir.
Tarihsel hafıza, parasıyla alınamayan silahları, terörle mücadelede yalnız bırakılmayı, müttefiklerin uyguladığı gizli ve açık ambargoları asla unutmamıştır.
Bu "muhtaçlık" hali, Devlet Aklı için onur kırıcı, trajik bir yaradır. "Kötü komşu insanı ev sahibi yapar" sözü, bu alandaki dirilişin mottosudur.
Bugün İHA’lar, SİHA’lar, milli gemiler, füzeler ve elektronik harp sistemleri, sadece birer teknolojik ürün değil; devletin "stratejik otonomisinin" çelikten sütunlarıdır.
Bir Türk diplomatı masaya oturduğunda, arkasında kendi ürettiği silahların caydırıcı gücünü hissetmektedir.
Karabağ’da, Libya’da, Suriye’de oyunun kurallarını değiştiren bu güç, Türkiye’nin dış politikada "hayır" diyebilme kapasitesini artırmıştır.
Bağımlılık zincirlerinin kırılması, ontolojik bir özgürleşmedir.
Artık başkasının mühimmatıyla nöbet tutan değil, kendi aklıyla ve kılıcıyla tarih yazan bir devlet vardır.
5.2. Mavi Vatan: Denizlerdeki Egemenlik Manifestosu
Çok boyutlu diplomasinin en keskin cephesi, denizlerde verilen mücadeledir.
"Mavi Vatan" doktrini, Türkiye'yi Anadolu yarımadasına hapsetmeye çalışan, Antalya körfezine sıkıştırmak isteyen haritalara karşı, devletin coğrafi ve hukuki bir başkaldırısıdır.
Doğu Akdeniz’de sismik araştırma ve sondaj gemilerine eşlik eden donanma, "Hakkımızdan bir damla su bile vermeyiz" kararlılığının dramatik sahnesidir.
Bu, enerji kaynaklarına erişim mücadelesinin ötesinde, bir egemenlik (sovereignty) davasıdır.
Devlet Aklı, denizleri bir sınır değil, vatan toprağının (suyunun) devamı olarak kodlamış; karada kazandığı bağımsızlığı denizlerde de tescil ettirmek için "Sismik Diplomasi" ve "Gambot Diplomasisi"ni eş zamanlı yürütmüştür.
Libya ile imzalanan deniz yetki alanları anlaşması, Doğu Akdeniz’deki satranç tahtasını deviren, oyunu yeniden kuran stratejik bir hamledir.
VI. KÜRESEL SİSTEMLE HESAPLAŞMA: "DÜNYA BEŞTEN BÜYÜKTÜR"
6.1. Adalet Arayışının Politik Teolojisi
Türk dış politikasının belki de en iddialı, en felsefi ve en dramatik söylemi, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın şahsında sembolleşen "Dünya Beşten Büyüktür" itirazıdır.
Bu, sadece BM Güvenlik Konseyi’nin yapısına yönelik teknik bir reform önerisi değildir. Bu, küresel sisteme yönelik ontolojik bir eleştiri, bir adalet haykırışıdır.
Devlet Aklı, mevcut dünya düzeninin sürdürülemez olduğunu, adaletsizliğin küresel kaosu beslediğini görmektedir.
Bu itiraz, Türkiye’yi "statüko karşıtı", "revizyonist" ama "yapıcı" bir konuma yerleştirmektedir.
Türkiye, sadece kendi haklarını değil, sesi kısılan, temsil edilmeyen milyarlarca insanın, "ötekileştirilenlerin" sözcülüğüne soyunmaktadır.
Bu duruş, Türkiye’nin yumuşak gücünü, ahlaki üstünlüğünü (moral superiority) pekiştiren, ona "küresel bir vicdan" misyonu yükleyen bir stratejidir.
6.2. Yeni Bir Düzenin Habercisi
Çok boyutlu diplomasi, çöken eski dünyanın yerine yenisinin kurulması gerektiği fikri üzerine bina edilmiştir.
Pandemi süreci, gıda krizi, Rusya-Ukrayna savaşı gibi küresel şoklarda Türkiye’nin oynadığı "arabulucu" ve "kolaylaştırıcı" rol (Tahıl Koridoru anlaşması, esir takasları), bu yeni düzen arayışının somut çıktılarıdır.
Türkiye, Doğu ile Batı arasında sıkışan değil, her iki tarafın da ihtiyaç duyduğu, güven duyduğu bir "denge merkezi" (hub) haline gelmiştir.
Bu rol, Devlet Aklı’nın sürekliliğinin bir sonucudur.
Tarih boyunca imparatorluklar kuran, medeniyetler yöneten bu akıl, şimdi modern dünyanın karmaşasında, insanlığa bir "çıkış yolu" önermektedir.
Antalya Diplomasi Forumu gibi platformlar, bu entelektüel ve diplomatik arayışın kurumsallaşmış mekanlarıdır.
Burada konuşulanlar, sadece güncel siyaset değil, insanlığın geleceğidir.
VII. BÖLGESEL DERİNLİK VE STRATEJİK SABIR
7.1. Ortadoğu: Kardeşlik Hukukunun ve Realpolitiğin Sentezi
Ortadoğu, Türk Devlet Aklı için ne sadece bir bataklık ne de sadece romantik bir rüya alemidir.
Burası, tarihin en karmaşık düğümlerinin atıldığı, ihanetlerin ve sadakatlerin iç içe geçtiği trajik bir sahnedir.
Arap Baharı sürecinde yaşanan hayal kırıklıkları, devletin hafızasına yeni tecrübeler eklemiştir.
Ancak Devlet Aklı, küsmek veya çekilmek yerine, "stratejik sabır" ve "normalleşme" adımlarıyla süreci yönetmeyi bilmiştir.
Körfez ülkeleriyle, Mısır’la, İsrail’le ve Suriye ile yürütülen yeni diplomatik süreçler, ilkelerden taviz vermek değil; değişen konjonktüre, devletin ali menfaatleri doğrultusunda "adapte olma" becerisi, yani "esneklik" (resilience) göstergesidir.
Devlet Aklı, duygusallığı stratejinin önüne geçirmemiş; ancak bölge halklarıyla olan gönül bağını da koparmamıştır.
Bu, bıçak sırtında yürütülen, hassas, kırılgan ama bir o kadar da hayati bir dengedir.
7.2. Balkanlar ve Kafkasya: İstikrar İhraç Eden Güç
Türkiye’nin yakın çevresi, yani Balkanlar ve Kafkasya, devletin güvenlik mimarisinin birinci halkasıdır.
Bosna-Hersek’teki siyasi krizlerden Azerbaycan-Ermenistan çatışmasına kadar her sorunda, Türkiye "istikrar ihraç eden" bir güç olarak devreye girmiştir.
Çok boyutlu diplomasinin buradaki başarısı, sadece sorun çözmek değil, sorunların çıkmasını engelleyecek mekanizmalar (üçlü mekanizmalar, yüksek düzeyli stratejik işbirliği konseyleri) kurmaktır.
Bu coğrafyalarda Türkiye, artık "dışarıdan gelen" bir aktör değil, bölgenin "yerlisi", "ev sahibi" ve "garantörü" konumundadır.
Bu ontolojik statü, yüzyıllık parantezin kapandığını, tarihin normal akışına döndüğünü müjdelemektedir.
Şuşa Beyannamesi, bu dönüşün resmi senedidir.
VIII. SONUÇ: KADİM AKLIN YENİ UFKU VE EBEDİ DİRİLİŞ
"Bu makale: Çok Boyutlu Diplomasi", teknik bir metin analizinin ötesinde, bir milletin tarih sahnesine "ben geldim ve buradayım" diyerek yeniden çıkışının belgesidir.
Bu süreç, trajik bir geçmişin küllerinden, ontolojik korkuların gölgesinden sıyrılarak, "Devlet Aklı"nın binlerce yıllık tecrübesiyle yoğrulmuş bir "Diriliş" hikayesidir.
Bu hikayede, yalnızlık "değerli" bir duruşa, travmalar "stratejik" bir güce, krizler ise "fırsatlara" dönüşmüştür.
Türkiye, artık başkalarının yazdığı senaryoda figüran olmayı reddetmiş; kendi hikayesini, kendi kalemiyle, kendi diliyle ve kendi şartlarıyla yazmaya başlamıştır.
Savunma sanayiindeki çelik irade, insani diplomasideki yumuşak kalp, bölgesel politikalardaki keskin zeka ve küresel sistemdeki adalet çağrısı, bu yeni hikayenin ana başlıklarıdır.
Devlet Aklı'nın sürekliliği tezi, bize şunu açıkça göstermektedir: İktidarlar değişir, yöntemler farklılaşır, konjonktür dalgalanır; ancak devletin o derin çekirdeğindeki "hür ve müstakil yaşama", "cihanşümul olma" ve "nizam verme" ideali asla değişmez.
Bugün yaşanan, o idealin 21. yüzyılın şartlarında yeniden vücut bulmasıdır.
Bu diriliş, henüz tamamlanmış bir süreç değildir. Ufukta yeni fırtınalar, yeni meydan okumalar vardır.
Ancak Devlet Aklı, artık o fırtınalardan korkan değil, yelkenlerini o rüzgarla doldurup hedefine daha hızlı giden bir kaptan bilgeliğine erişmiştir.
Çok boyutlu diplomasi, bu kaptanın seyir defteridir. Ve o deftere yazılan her satır, sadece bugünü değil, gelecek yüzyılları, "Türkiye Yüzyılı"nı şekillendirecek kudrettedir.
Trajedi bitmiş, destan başlamıştır.
Bu, sadece bir devletin değil, bir medeniyetin uyanışıdır.
ANALİTİK SONUÇ VE DETAYLANDIRILMIŞ İÇGÖRÜLER
Makalenin bütünlüğünde işlenen ve satır aralarına gizlenen temel tezler ve ikinci/üçüncü derece içgörüler şunlardır:
Güvenlik Paradigmasının Ontolojik Genişlemesi:
Makale, Türkiye'nin güvenlik algısının salt sınır güvenliğinden (hard security), "kimlik ve varlık güvenliğine" (ontological security) evrildiğini ortaya koymaktadır.
Somali’deki hastane, Balkanlar’daki cami restorasyonu veya TDT’nin kurulması, en az F-16 filoları kadar "beka" meselesi olarak kodlanmaktadır.
Çünkü Devlet Aklı, fiziksel varlığını korumak için, kültürel ve tarihsel "aurasını" genişletmek zorunda olduğunu, dar alana sıkışmanın boğulmak (asphyxiation) anlamına geldiğini "trajik" tecrübelerle öğrenmiştir.
Bağımlılık Tuzağının ve "Öğrenilmiş Çaresizliğin" Aşılması:
Makale, savunma sanayii ve enerji hamlelerini, ekonomik kalkınma projeleri olmanın ötesinde, psikolojik bir "zincir kırma" eylemi olarak analiz eder.
Batı'ya olan teknolojik ve stratejik bağımlılık, yıllarca siyasi iradeyi felç eden bir "öğrenilmiş çaresizlik" yaratmıştır.
İHA/SİHA teknolojisindeki atılım, bu çaresizliği yıkan, toplumsal ve devletsel özgüveni "dirilten" en güçlü kaldıraçtır.
Bu, "yapabilirim" inancının (self-efficacy) devlet katındaki karşılığıdır.
Hiyerarşiden Eşitliğe: Yeni Batı İlişkisi:
Çok boyutlu diplomasi, Batı karşıtlığı değil, Batı ile ilişkinin doğasının değişmesidir.
Makale, ilişkinin "ast-üst" veya "öğretmen-öğrenci" hiyerarşisinden çıkarılıp, "eşit egemenler" (peers) seviyesine, yani "al-ver" (transactional) temelli rasyonel bir zemine oturtulmaya çalışıldığını vurgular.
"Eksen kayması" yaygarası, Batı'nın bu "eşitlik" talebini kabullenmekte zorlanmasının, statü kaybı endişesinin bir yansımasıdır.
Tarihsel Derinliğin Jeopolitik Sermayeye Dönüşümü:
Afrika, Balkanlar ve Asya açılımları, yeni keşifler değil, "unutulanın hatırlanmasıdır". Rapor, bu hatırlamanın (anamnesis), Türkiye'ye diğer küresel güçlerin (Çin, Fransa, ABD) sahip olmadığı "organik" ve "sahici" bir nüfuz alanı açtığını belirtir.
Fransa Afrika'da sömürgeci geçmişiyle boğuşurken, Türkiye'nin "temiz geçmişi" ve "kazan-kazan" yaklaşımı, ona asimetrik bir üstünlük sağlamaktadır.
Bu, ahlaki duruşun stratejik sermayeye (moral capital) tahvil edilmesidir.
Devlet Aklının Sürekliliği ve Kişiselleşme Paradoksu:
Makale, liderliğin (Erdoğan faktörü) belirleyiciliğini yadsımamakla birlikte, bu politikaların şahsi tercihlerden öte, devletin "kurumsal hafızasının" ve jeopolitik zorunlulukların bir dayatması olduğunu savunur ("Devlet Aklı'nın Sürekliliği" tezi).
Yani, aktörler değişse bile, Türkiye'nin coğrafi ve tarihsel ağırlığı, onu "çok boyutlu" olmaya, kendi göbeğini kesmeye zorlamaktadır.
Bu yönelim, siyasi değil, yapısal ve varoluşsal bir rotadır.
Yorumlar