Ana içeriğe atla

Augustinus ve Gazali’den Modern Türkiye’ye

Sesli Özet ➡️ https://youtu.be/R47-lzesXDo?si=Uhq0I6onzzbw8nEm

Akıl ile Vahyin Kesişme Noktasında Medeniyet İnşası: Augustinus ve Gazali’den Modern Türkiye’ye Din-Felsefe Sentezi

İnsanlık tarihinin gelişim seyri, hakikati arama yolunda iki devasa nehir olan akıl ve vahyin birbirine yaklaştığı, bazen çatıştığı ancak en verimli dönemlerde birleşerek bir medeniyet havzası oluşturduğu süreçlerin toplamıdır. 

Bir medeniyetin inşası, yalnızca maddi refahın veya askeri gücün bir sonucu değil, o toplumun varlık, bilgi ve ahlak tasavvurunu ne denli sağlam bir felsefi ve dini zemine oturttuğuyla doğrudan ilişkilidir. 

Batı düşünce geleneğinde Aziz Augustinus ve İslam düşünce geleneğinde Ebu Hamid el-Gazali, kendi çağlarının krizlerini aşmak adına din ile felsefeyi sentezleme çabasına giren kurucu figürler olarak öne çıkarlar. 

Bu iki düşünürün yöntemleri, yalnızca teolojik birer tartışma değil, aynı zamanda toplumsal bir dönüşümün ve entelektüel bir uyanışın metodolojisini sunar. 

Geçmişin bu köklü birikimi, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuruluş felsefesinden Türkiye Cumhuriyeti'nin modernleşme sancılarına ve günümüzün sentez arayışlarına kadar uzanan geniş bir yelpazede, Türk devletinin bünyesinde nasıl bir "zihniyet inşası" gerçekleştirilebileceğine dair hayati ipuçları barındırmaktadır.


Augustinus ve Gazali: Metodik Şüphe ve İçsel Hakikatin Keşfi

Hristiyan düşünür Augustinus ve İslam düşünürü Gazali arasındaki benzerlikler, sadece tarihin farklı dilimlerinde yaşamış iki alimin rastlantısal fikir ortaklığı değil, hakikat arayışındaki insan ruhunun geçtiği evrensel durakların birer yansımasıdır. 

Her iki düşünür de kendi dönemlerinde mevcut olan dogmatizm, şekilcilik ve yüzeysel dindarlık anlayışlarına karşı bir içsel devrim başlatmışlardır. 

Augustinus, Roma İmparatorluğu'nun sarsıldığı ve Hristiyanlığın yeni bir kimlik aradığı bir dönemde; Gazali ise İslam dünyasında felsefi ve siyasi krizlerin derinleştiği, Batıni hareketlerin ve kuru hukukçuluğun (legalizm) toplumun manevi damarlarını tıkadığı bir vasatta eserlerini vermişlerdir.

Augustinus ve Gazali’nin yöntemlerindeki en dikkat çekici paralellik, "metodik şüphe" ve buna bağlı olarak gelişen "içsel aydınlanma" sürecidir. 

Augustinus, İtiraflar (Confessions) adlı eserinde, gençliğinde hakikati dış dünyada ve farklı felsefi okullarda (Manicilik, Yeni-Platonculuk) aradığını, ancak sonunda mutlak hakikatin ancak insanın kendi içine yönelmesiyle (inner self) bulunabileceğini savunmuştur. Gazali de el-Münkiz mine’d-Dalal (Dalaletten Kurtuluş) adlı otobiyografik eserinde, taklidi imanından sıyrılıp kesin bilgiye (yakîn) ulaşmak için kelam, felsefe ve Batınilik gibi yolları denediğini, ancak bu yolların tek başına aklı tatmin etmediğini, nihayetinde kalbine düşen bir "nur" ile şüphelerinden arındığını belirtmiştir. 

Bu durum, her iki düşünürün de dini bilgiyi salt bir nakil veya dışsal bir kural bütünü olarak değil, bizzat tecrübe edilen, akıl ve kalbin imtizacıyla (birleşmesiyle) ulaşılan bir gerçeklik olarak gördüklerini kanıtlar.

Bu iki büyük düşünürün medeniyet inşasındaki rolleri, dini pratiğin içsel boyutunu yeniden keşfetme çabalarıyla şekillenmiştir. 

Hem Augustinus hem de Gazali, toplumlarındaki dini hayatın aşırı ritüelci, hukuki ve dogmatik bir hale gelmesinden şikayetçi olmuşlardır. 

Onlara göre, dışsal ibadetlerin (salih amel) gerçek bir değer kazanabilmesi için bu eylemlerin saf bir kalp ve doğru bir niyetle, yani içsel bir disiplinle desteklenmesi şarttır. 

Augustinus, "sevgi yasası" üzerinden ahlaki erdemlerin bir medeniyetin temeli olduğunu savunurken; Gazali, "ihya" (yeniden canlandırma) projesiyle İslam ilimlerini tasavvufun ahlaki derinliğiyle yeniden yoğurarak toplumun manevi krizine reçete sunmuştur.

Augustinus’un insan doğasına dair, özellikle geç dönem yazılarında görülen kötümser yaklaşımı (asli günah öğretisi), insanın mutlak surette ilahi inayete (grace) muhtaç olduğu fikrine dayanır. 

Gazali ise insanın kalbinin kirlenebileceğini ancak bu kalbin tasfiye ve tezyin (arınma ve süslenme) yoluyla yeniden saflığına kavuşabileceğini savunarak, manevi yolculukta insanın çabasını ve iradesini daha fazla merkeze koyan bir yaklaşım sergilemiştir. 

Ancak her iki düşünür de nihai kertede insanın mutluluğunun (saadet), Tanrı’ya yönelmek ve O’nun rızasını her türlü dünyevi çıkarın üstünde tutmakla mümkün olduğu konusunda birleşmişlerdir. 

Bu ahlaki temel, bir medeniyetin sadece fiziksel binalardan ibaret değil, aynı zamanda "erdemli insanlardan" oluşan bir organizma olduğu gerçeğini vurgular.


İslam Felsefesinde Akıl-Vahiy Sentezinin Altın Zinciri: Farabi, İbn Sina ve İbn Rüşd

Gazali’nin din ile felsefeyi sentezleme yöntemi, kendisinden önceki büyük İslam filozoflarının (Meşşai ekolü) açtığı yolla hem bir devamlılık hem de bir eleştirel kopuş içindedir. 

Farabi ve İbn Sina, metafizik ilminin konusunu "varlık olarak varlık" (vücûd) şeklinde belirleyerek, Tanrı’nın varlığını bu metafizik sistemin en tepesine, "Zorunlu Varlık" (Vacibü’l-Vücud) olarak yerleştirmişlerdir. 

Onlara göre felsefe ve din, hakikatin iki farklı dille ifade edilmesidir; felsefe hakikati burhani (kesin kanıtlama) yöntemle anlatırken, din aynı hakikati temsil ve mecaz yoluyla toplumun geneline ulaştırır.

Bu sentez geleneğinin en güçlü savunucularından biri olan Endülüslü filozof İbn Rüşd, Faslü’l-Makal adlı eserinde, din (şeriat) ile felsefe (hikmet) arasındaki ilişkiyi "aynı memeden süt emen iki süt kardeşi" metaforuyla açıklar. 

İbn Rüşd’e göre Kur’an, insanı varlıklar üzerinde düşünmeye (tefekkür) ve eşyanın hakikatini kavramaya davet etmektedir; dolayısıyla felsefe yapmak dinen sadece mubah değil, akıl sahipleri için bir "vacib" (zorunluluk) düzeyindedir. 

İbn Rüşd, Gazali’nin filozoflara yönelik "tekfir" (dinden çıkma ile suçlama) eleştirilerine karşı rasyonel bir savunma geliştirerek, ayetlerin tevil edilmesi (yorumlanması) gerektiğini, zira hakikatin hakikatle çelişemeyeceğini savunmuştur.

İbn Rüşd’ün bu "çifte hakikat" değil, "hakikatin birliği" anlayışı, modern dönemde rasyonalizmin ve özgür düşüncenin temellerinden biri olarak kabul edilir. 

Onun Aristoteles şerhleri aracılığıyla Batı dünyasına taşıdığı bu akılcı yöntem, Avrupa Rönesansı'nı ve modern bilimsel düşünceyi derinden etkilemiştir. 

Bu durum, din ile felsefenin sentezlenmesinin sadece bölgesel değil, evrensel bir medeniyet inşası için gerekli olan "epistemolojik köprüyü" kurduğunu göstermektedir.


İşrakilikten Hikmet-i Mütealiye’ye: Sezgi ve Aklın Estetik Uyumu

İslam düşünce tarihindeki sentez arayışları, sadece rasyonel Meşşai okuluyla sınırlı kalmamış, Şihabeddin es-Sühreverdi ile başlayan "İşrakilik" (Aydınlanma felsefesi) ile yeni bir boyut kazanmıştır. 

Sühreverdi, aklın yöntemini (bahsi hikmet) inkar etmemekle birlikte, hakikate tam anlamıyla ulaşmak için "keşf" ve "müşahade" (manevi tecrübe/sezgi) yönteminin şart olduğunu savunmuştur. 

Ona göre bir filozof, ancak hem mantıkta hem de ruhsal arınmada yetkinleştiğinde "gerçek bilge" (müellih) sıfatını kazanır.

Bu entelektüel evrimin zirvesi ise 17. yüzyılda Molla Sadra’nın "Hikmet-i Mütealiye" (Aşkın Hikmet) sistemi olmuştur. 

Molla Sadra; İbn Sina’nın Meşşai felsefesini, Sühreverdi’nin İşrakiliğini ve İbnü’l-Arabi’nin Vahdet-i Vücud (Varlığın Birliği) anlayışını muazzam bir sentezle birleştirmiştir. 

Onun "Asaletü’l-Vücud" (Varlığın Asaleti) ilkesi, varlığın durağan bir öz (mahiyet) değil, dinamik ve akışkan bir gerçeklik olduğunu ortaya koymuştur. 

Ayrıca "Cevheri Hareket" teorisiyle, evrendeki her şeyin sürekli bir değişim ve tekâmül içinde olduğunu savunarak, medeniyetin dinamik karakterini felsefi bir temele oturtmuştur. 

Bu sentez, İslam kelamını modern çağda ortaya çıkan kuşkulara cevap verebilecek bir donanıma kavuşturmuştur.


Osmanlı Medeniyet Tasavvuru: Sahn-ı Seman’dan Tehafüt Tartışmalarına

Osmanlı İmparatorluğu’nun bir dünya gücü haline gelmesi, sadece askeri fetihlerle değil, İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmed’in başlattığı büyük "ilim ve medeniyet hamlesi" ile mümkün olmuştur. 

Fatih, sadece bir hükümdar değil, aynı zamanda Doğu ve Batı ilimlerini bünyesinde toplayan bir sentez arayışçısıydı. 

Fatih’in emriyle inşa edilen Sahn-ı Seman medreseleri, o dönem için dünyanın en ileri akademik kurumları olup, müfredatında hem nakli (dini) ilimler hem de aklî (felsefi ve fen) ilimler (riyaziyat, tıp, astronomi) bir arada okutulmuştur.

Bu dönemde Fatih Sultan Mehmed’in teşvikiyle gerçekleşen "Tehafüt" tartışmaları (Hocazade ve Ali Tusi arasındaki entelektüel rekabet), Osmanlı düşünce dünyasının felsefi derinliğini kanıtlar. 

Bu tartışmalar, Gazali’nin filozoflara yönelik eleştirilerinin Osmanlı alimleri tarafından yeniden değerlendirilmesi ve din-felsefe ilişkisinin güncellenmesi amacını taşımaktaydı. 

Osmanlı ilmiye sınıfının kurucu isimleri olan Molla Fenari ve Davud-i Kayseri gibi şahsiyetler, İbnü’l-Arabi’nin tasavvuf metafiziğini (Vahdet-i Vücud) Osmanlı devletinin manevi mimarisinin temeline yerleştirmişlerdir. 

Bu düşünce sistemi, farklı inanç ve kültürlerden oluşan imparatorluk halkını "bir ve beraber" tutan estetik ve ahlaki bir şemsiye işlevi görmüştür.

Ancak, 16. yüzyılın ortalarından itibaren Taşköprizâde’nin de gözlemlediği üzere, medreselerde aklî ilimlere ve felsefi tartışmalara olan ilginin azalması, Osmanlı ilim seviyesinde bir durgunluğa yol açmıştır. 

Kâtib Çelebi’nin 17. yüzyıldaki feryadı, matematik ve mantık gibi derslerin dışlanmasının fıkhî meselelerin bile yanlış anlaşılmasına sebep olduğu yönündedir. 

Bu tarihsel süreç, bir medeniyetin bekası için din ile felsefe arasındaki dengenin ne denli hayati olduğunu göstermektedir.


Türkiye Cumhuriyeti ve Yeni Sentez Arayışları: Mustafa Şekip Tunç ve Said Nursi

Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti’ne geçiş süreci, sadece siyasi bir rejim değişikliği değil, aynı zamanda köklü bir zihniyet dönüşümüdür. 

Cumhuriyetin kurucu kadroları ve entelektüelleri, modernleşmeyi "bilim ve akıl" temeline oturturken, toplumun dini ve manevi birikimini bu yeni yapıya nasıl entegre edecekleri sorusu üzerinde durmuşlardır. 

Bu süreçte Dârülfünun İlahiyat Fakültesi, modern eğitim metodolojisi ile İslam bilim geleneğini birleştirmeyi amaçlayan öncü bir kurum olarak ortaya çıkmıştır.

Bu fakültede 1926-1933 yılları arasında din felsefesi dersleri veren Mustafa Şekip Tunç, Türkiye’de din felsefesi alanındaki ilk telif eserleri kaleme almıştır. 

Tunç, Henri Bergson’un sezgiciliğinden (intuitionism) etkilenerek, dini konuların ancak felsefi bir zeminde ve psikolojik verilerle desteklenerek anlaşılabileceğini savunmuştur. 

Onun "dinî şuur," "oluş" ve "hayat hamlesi" (élan vital) kavramları üzerinden geliştirdiği metodoloji, aklın ve sezginin uyumunu esas alan modern bir sentez arayışıdır. 

Tunç, Tanrı’nın varlığı ve dini tecrübe gibi konuları rasyonel ve sezgisel bir hibrit yöntemle ele alarak, Cumhuriyet dönemi yükseköğretiminde özgün bir yol açmıştır.

Aynı dönemde, Bediüzzaman Said Nursi, İslam dünyasının ve Türkiye’nin geri kalmışlık krizini aşmak için "Medresetüzzehra" adını verdiği bir eğitim projesi geliştirmiştir. 

Nursi’ye göre, İslam alemini durduran temel hastalık, din ilimleri ile fen ilimlerinin birbirinden koparılmasıdır. 

O, bu durumu meşhur formülüyle şöyle açıklar: "Vicdanın ziyası ulûm-u dîniyedir. Aklın nuru fünun-u medeniyedir. İkisinin imtizacından (birleşmesinden) hakikat tecelli eder. İftirak ettikleri vakit (ayrıldıklarında), birincisinde taassup (bağnazlık), ikincisinde hile ve şüphe tevellüd eder".

Nursi’nin Medresetüzzehra projesi, fen ilimlerini bizzat "Allah’ın tabiata koyduğu kanunlar" (adetullah) olarak görerek, biyoloji, fizik ve astronomi gibi dersleri birer tefekkür ve marifetullah (Allah’ı bilme) aracı haline getirmeyi hedeflemiştir. 

Bu vizyon, din adamlarının fenni inkar etmediği, fen bilginlerinin de dini yobazlık olarak görmediği bir "toplumsal barış ve gelecek inşa projesi"dir. 

Nursi, bu projenin maddi tesisini gerçekleştirememiş olsa da, Risale-i Nur eserleriyle bu zihniyet dönüşümünü (yaygın eğitim yoluyla) gerçekleştirmeye çalışmıştır. 

Cumhuriyet’in ilk yıllarında mecliste 163 mebusun imzasıyla bu projeye destek verilmesi, bu sentez arayışının devlet nezdindeki karşılığını da göstermektedir.


Modern Türkiye’de Medeniyet İnşası İçin Bir Metodoloji Önerisi

Geçmişten bugüne Augustinus, Gazali, İbn Rüşd, Molla Sadra, Mustafa Şekip Tunç ve Said Nursi gibi düşünürlerin ortaya koyduğu birikim, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin günümüzde ve gelecekte nasıl bir medeniyet sentezi kurabileceğine dair somut bir metodoloji sunmaktadır. 

Bu sentezin temel sütunları şunlar olmalıdır:

Birinci olarak, eğitim sistemi "Tevhid-i Tedrisat" (Eğitim Birliği) ruhunu, Said Nursi’nin önerdiği şekilde "din ve fen ilimlerinin mezcedilmesi" temelinde yeniden yorumlamalıdır. 

Bilimsel bilgi ile ahlaki değerlerin birbirinden kopuk sunulması, bir yanda "teknik ama ruhsuz" bir nesil, diğer yanda "dindar ama dünyadan bihaber" bir kitle yaratmaktadır. 

Medeniyet inşası, aklın nuru olan pozitif bilimler ile vicdanın ziyası olan manevi değerlerin bir bedende birleşmesini gerektirir.

İkinci olarak, Augustinus ve Gazali’nin vurguladığı "içsel hakikat" ve "samimiyet" (ihlas) ilkesi, kamusal hayatın ve dindarlık anlayışının merkezine yerleştirilmelidir. 

Din, sadece dışsal bir aidiyet veya siyasi bir kimlik aracı olmaktan çıkarılıp, bireyin ahlaki olgunlaşmasını sağlayan bir "şuur" ve "karakter inşası" süreci olarak görülmelidir. 

Mustafa Şekip Tunç’un din psikolojisi ve felsefesi üzerinden geliştirdiği metodoloji, dinin modern insan için anlamlı ve rasyonel bir temele oturmasını sağlar.

Üçüncü olarak, İbn Rüşd’ün "hakikat hakikate ters düşmez" prensibiyle, her türlü bilimsel gelişme ve felsefi sorgulama, dini düşüncenin gelişimi için birer imkan olarak kabul edilmelidir. 

Türkiye’de son dönemde gelişen "analitik din felsefesi" çalışmaları, teolojik iddiaların rasyonel ve mantıksal bir zeminde savunulabilmesi için büyük bir potansiyel taşımaktadır. 

Bu yaklaşım, dogmatizmi yıkarak, dinin çağın sorularına cevap verebilecek dinamik bir yapıda kalmasını sağlar.

Dördüncü olarak, Molla Sadra’nın "Cevheri Hareket" ve "Tekâmül" anlayışı, devletin ve toplumun değişim yönetimi vizyonuna ilham vermelidir. 

Bir medeniyet, statik bir yapı değil, sürekli kendini yenileyen bir süreçtir. 

Türkiye Cumhuriyeti, tarihsel mirasını (Osmanlı-İslam birikimi) korurken, modern dünyanın gerekliliklerine (demokrasi, insan hakları, teknoloji) uyum sağlayan esnek ve kuşatıcı bir sentez üretmelidir.

Beşinci ve son olarak, Fatih Sultan Mehmed’in "Tehafüt" geleneğinde sergilediği "entelektüel tartışma kültürü" ve "akademik özgürlük" ortamı yeniden canlandırılmalıdır. 

Farklı fikirlerin, inançların ve felsefi ekollerin özgürce tartışılabildiği bir ortam, medeniyetin can suyudur. 

Devlet, bu tartışmaları baskılamak yerine, ortak bir "zihniyet zemini" oluşturmak adına teşvik etmelidir.

Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, bünyesinde barındırdığı bu devasa tarihsel ve felsefi mirası, modern çağın araçlarıyla yeniden yoğurduğu takdirde, sadece kendi bekasını garanti altına almakla kalmayacak, aynı zamanda İslam dünyası ve insanlık için yeni bir "medeniyet ufku" sunacaktır. 

Bu ufuk, Augustinus’un sevgisi, Gazali’nin kalbi, İbn Rüşd’ün aklı ve Said Nursi’nin bütüncül vizyonuyla aydınlanan, akıl ile vahyin barıştığı bir gelecektir. 

Medeniyet inşa etmek, bir binanın tuğlalarını dizmek değil, bir toplumun zihninde hakikatin parçalarını birleştirmektir. 

Bu birleştirme (sentez) süreci, Türkiye’nin tarihsel kaderi ve küresel görevidir.


Alıntılanan çalışmalar

1. Saint Augustine and al-Ghazali on Achieving Balance in the Observance of Good Works - Universiti Kebangsaan Malaysia, https://www.ukm.my/ijit/wp-content/uploads/2025/11/Mohd-Rosmizi-IJIT-Vol-28-Dec-25.pdf 

2. a comparison of st. augustine and al-ghāzāli - Prexams, https://cdn.prexams.com/3741/27900034_pv.pdf 

3. Chapter 2: Comparative Study of Ghazali and Augustine's Shared ..., https://al-islam.org/comparative-study-shared-views-muslim-and-non-muslim-scholars-philosophy-and-education-hamid-reza-2 

4. GAZZÂLÎ - TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/gazzali 

5. AUGUSTINE AND AL-GHAZALI | Path to the Maypole of Wisdom, https://maypoleofwisdom.com/augustine-and-al-ghazali/ 

6. Ontological explanation of instances of sin from the perspective of Augustine and Abu Hamid al-Ghazali., https://phm.znu.ac.ir/article_729566_en.html 

7. VAHDET-i VÜCÛD - TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/vahdet-i-vucud 

8. İbn Rüşd'de Din-Felsefe İlişkisi - İlahiyat Fakültesi - Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi, https://if.asbu.edu.tr/sites/fakulteler/dif.asbu.edu.tr/files/inline-files/%C4%B0bn%20R%C3%BC%C5%9Fd%E2%80%99de%20Din-Felsefe%20%C4%B0li%C5%9Fkisi%20MERVE%20NUR%20BOLAT.pdf 

9. İBN RÜŞD'ÜN DİN-FELSEFE İLİŞKİSİ BAĞLAMINDA AHLÂKIN KONUMU - AVESİS, https://avesis.deu.edu.tr/dosya?id=c74d84a6-b5ef-4d0e-a1aa-c08f69b03d23 

10. ibn rüşd'de din felsefe ilişkisi - Atatürk Üniversitesi, https://atauni.edu.tr/yuklemeler/7e3bb589c508b4751348f77a707c4f36.pdf 

11. Faslü'l-Makal Din ve Felsefe İlişkisi - İbn Rüşd - Kitapyurdu.com, https://www.kitapyurdu.com/kitap/faslulmakal-din-ve-felsefe-iliskisi/543771.html 

12. İbn Rüşd ve Aristoteles: Felsefenin Batıya Yolculuğu - DergiPark, https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/4637929 

13. İbni Rüşd Rasyonalizmi: Ortaçağ'dan Moderniteye Felsefî Bir Yolculuk - Muhder, https://muhder.org/ibni-rusd-rasyonalizmi-ortacagdan-moderniteye-felsefi-bir-yolculuk/ 

14. Şihâbüddîn Es-Sühreverdî'nin (Öl. 587/1191) İşrâk Felsefesinde Bilgi Yöntem - DergiPark, https://dergipark.org.tr/en/download/article-file/4551934 

15. işrâkîlik'in islâm felsefesi içerisindeki yeri ve kaynakları, https://arastirmax.com/en/system/files/dergiler/37298/makaleler/8/arastirmax-israkilikin-islam-felsefesi-icerisindeki-yeri-kaynaklari.pdf 

16. Şihâbüddîn Es-Sühreverdî'nin (Öl. 587/1191) İşrâk Felsefesinde Bilgi Yöntemi Olarak Mükâşefe ve Müşâhede - DergiPark, https://dergipark.org.tr/tr/pub/omuifd/article/1626913 

17. MOLLA SADRÂ - TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/molla-sadra 

18. Nasîruddîn et-Tûsî'den Molla Sadrâ'nın Hikmet-i Mütealiyesi'ne (Aşkın - BİNGÖL ÜNİVERSİTESİ, https://bnposta.bingol.edu.tr/bitstream/handle/20.500.12898/1026/Nas%C4%B1ruddin%20Tusi.pdf?sequence=1&isAllowed=y 

19. 1453'ten Günümüze İstanbul Üniversitesi - Fatih Kaymakamlığı, https://www.fatih.gov.tr/1453ten-gunumuze-istanbul-universitesi 

20. Fatih Sultan Mehmed Döneminde Eğitim - Öğretim - Tarih-i Kadim, https://www.tarihikadim.com/fatih-sultan-mehmed-doneminde-egitim-ogretim/ 

21. Osmanlı'da Kelâm-Felsefe İlişkisi ve Tehâfüt Geleneği / The Relationship Between Islamic Theology and Philosophy in the Ottoman Empire and the Tradition of Tehâfüt. TALİD Türkiye Araştırmaları Literatür Dergisi Kelam ve Mezhepler Tarihi II. - Academia.edu, https://www.academia.edu/37143794/Osmanl%C4%B1_da_Kel%C3%A2m_Felsefe_%C4%B0li%C5%9Fkisi_ve_Teh%C3%A2f%C3%BCt_Gelene%C4%9Fi_The_Relationship_Between_Islamic_Theology_and_Philosophy_in_the_Ottoman_Empire_and_the_Tradition_of_Teh%C3%A2f%C3%BCt_TAL%C4%B0D_T%C3%BCrkiye_Ara%C5%9Ft%C4%B1rmalar%C4%B1_Literat%C3%BCr_Dergisi_Kelam_ve_Mezhepler_Tarihi_II 

22. MEDRESE - TDV İslâm Ansiklopedisi, https://islamansiklopedisi.org.tr/medrese 

23. darulfunun ilahiyat » Makale » Dârülfünun İlahiyat Fakültesi'nde Din ..., https://dergipark.org.tr/tr/pub/darulfunun/article/1576374 

24. Bediüzzaman'ın Medresetüzzehra projesi | EuroNur · SaidNursi.de, https://www.saidnursi.de/bediuzzamanin-medresetuzzehra-projesi/ 

25. BEDİÜZZAMAN VE MEDRESETÜZZEHRA - Sorularla Risale, https://sorularlarisale.com/makale/bediuzzaman-ve-medresetuzzehra 

26. Medresetüzzehra Eğitim Modeli, https://www.koprudergisi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ilk-sayfa-kopru-141-6.pdf 

27. Medresetüzzehra ve Risale-İ Nur, https://www.koprudergisi.com/wp-content/uploads/2024/06/Ilk-sayfa-kopru-140-14.pdf 

28. Türkçede Analitik Din Felsefesi Çalışmaları – Musa Yanık, https://onculanalitikfelsefe.com/turkiyede-analitik-din-felsefesi-calismalari-musa-yanik/


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/g472maAPqdI?si=5Gqf-UQptA87fIRZ Bezm-i Elest’ten İlâhî Cezbeye: İslam Düşüncesinde Ruhların Ezelî İttisali Giriş: Aşkın Ontolojik Kökeni ve Metafizik Bir Hatırlayış Olarak Ülfet Beşerî tecrübenin en muammalı ve sarsıcı duraklarından biri olan aşk, insanlık tarihi boyunca yalnızca biyolojik bir dürtü ya da psikolojik bir yönelim olarak kavranmamıştır.  İslam düşünce geleneğinde ve özellikle tasavvuf metafiziğinde aşk, insanın dünyevî sürgününde karşılaştığı transandantal bir hatırlayış ve ruhun kendi ezelî kökenine duyduğu ontolojik bir özlem olarak yorumlanmıştır.  Hikmet ehli, mutasavvıflar ve İslam filozofları, insanlar arasında aniden ortaya çıkan ve rasyonel sebeplerle açıklanamayan derin yakınlığı, ülfeti ve çekimi fiziki dünyanın sınırlarıyla izah etmeyi yetersiz bulmuşlardır.  Bu çekimin kökleri, beden öncesi bir varoluş alanına, yani ruhların henüz cisimler âlemine indirilmeden önce bir arada bulunduğu ezelî hakikate kadar uzanmaktadı...

İdrakin Kapısında

Aynadaki Sonsuzluk: İbn-i Arabi, Kuantum ve Modern Zamanın Sırları İnsanlık, var oluşunu anlamak için binlerce yıldır gökyüzüne bakıyor. Yıldızların titreşiminde kendi kaderini okumaya çalıştı; nehirlerin akışında ruhunun akışını gördü; kalbin derinliklerinde ise Allah’ın izini aradı.  Tasavvuf, bu yolculuğu kalbin aynasında sürdürürken, modern bilim atomların titreşiminde aynı sırrı çözmeye koyuldu. İbn-i Arabi’nin “Her an yeni bir yaratmadadır” dediği yerde, kuantum fiziği “her ölçümde evren yeniden kuruluyor” der.  İki farklı dil, aynı hakikati anlatıyor olabilir mi? 1. Tasavvufî Pencereler: Ayna, Aşk ve Işık İbn-i Arabi: Tecellinin Sonsuzluğu İbn-i Arabi, evreni Allah’ın sürekli tecellisi olarak görür.  Ona göre varlık, bir defalık yaratılmış sabit bir nesne değil, her an yeniden var edilen bir akıştır.  Varlık, Allah’ın kendini görmesi için bir ayna gibidir: “Sen ayna gibisin; suret sende görünür. Sen yok olsan da O’nun sureti kalır.” Burada insan, sadece seyirc...

Bilinç; İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi

Sesli Özet ➡️https://youtu.be/rIE8Uwwnfw8?si=2ie94QtXWQoZr6aV İndirgemeci Fizikalizmin Epistemolojik Krizi ve Bilincin Bağlantısal Ontolojisi: Poppercı Bir Bilimsel Metodoloji Denemesi Modern bilimsel düşünce, on yedinci yüzyıldan itibaren doğayı anlama çabasında muazzam bir ivme kazanmıştır.  Bu ivmenin temelinde yatan fizikalist ve materyalist indirgemecilik, karmaşık fenomenleri daha basit yapı taşlarına ayırarak açıklama metodolojisi üzerine inşa edilmiştir.  Ancak bu metodolojik başarı, beraberinde ontolojik bir darlığı da getirmiştir: "Gerçek olan yalnızca maddedir ve maddeye indirgenemeyen her şey illüzyondur."  Bu yaklaşım, özellikle bilinç, zihin ve geleneksel literatürde "ruh" olarak adlandırılan öznel deneyim alanlarını bilimin dışına itme veya onları salt nörokimyasal süreçlerin pasif bir yan ürününe indirgeme eğilimindedir.  Oysa bilimsel metodolojinin kendisi, Karl Popper'ın da vurguladığı üzere, dogmatik bir kapalılığı değil, sürekli bir eleştirel...